27 Kasım 2008 Perşembe

Kabil ile başladı Ölüm...





Kabil ile başladı ölüm… Kabil, Ölümle öğrendi acıyı, korkuyu ve yalnızlığı… Öğrendi kuşlardan mezarı, cesedi ve toprağı…

Genelde biz ölümü anmayız, hatırlamayız ya da hatırlatılmasında hoşlanmayız… Hiç ölmeyecekmişiz gibi dünya’ya dalarız… Bazen bazı sorular ve sorgular kafamızda soru işareti bıraksa da çabucak unutur ve normal hayatımıza geri döneriz… Ya da yakınınızdan birisi yaşamalı bu duyguyu ki bizde idrak edelim ölümün yakınlığını… Ailemizden, çevremizden birileri vefat etti mi yakınlığına göre değişir duygular, belirginleşir yüz hatları ve uzatılır geçici yaslar…

Evet, bugünde benim bir komşum ebedi yolculuğa uğurlandı… Her şey mezarlığa gidene kadar normaldi… Bende kalıplaşmış rolümü oynuyordum tıpkı çevremde ki diğer insanlar gibi… Yüzüm asık, başım eğik, sesin tonu az ve “Başın Sağ Olsun” edalarını… Her yeri kaplıyordu bu davranışlarımız ve soğuktan mıdır nedir bilmem üşüyordum… Musalla da yatan mı şansız yoksa biz mi talihsiziz bunu bilemem ama insanlar hala hiç ölmeyecekmişler gibi davranmaya devam ediyorlardı…

Tabi üzülüyor insan tanıdığı birini kaybedince, onunla anıları olunca, yaşadıkları gözleri önüne gelince… Bahçesine kaçırdığımız topları kesmesini, 73 model Renault’una dokunmamıza kızmasını ve sert tavırları şimdi bize tebessüm ettiriyor ve gözümüzden yaşların akmasına sebep oluyor…

Buraya kadar bir şey yok aslında her zaman karşılaştığımız şeyler ve herkesin yaşadığı durumlar… Mezarlıktı beni değiştiren ve korkutan… Ölümden korkmayız ve öyle yansıtırız çevremize bizi böyle bilirler… Mezardan mı korkuyoruz acaba! İçimiz de ki çelişkilere kanıyoruz sanırım… Dar bir oda dersin içinden “Benim Klostrofobim Var, Giremem Buraya”… Beyaz önlüğünü de giydirirler sana anlamazsın, sıktı dersin, olmadı dersin dinlemezler ve giydirirler çabucak… Bereket’te yağıyor hani ıslanmış toprak çamur olmuş… Kazması da zor, kaldırıp atması da… Sonra seni yine dinlemezler atarlar çukura… Tahtalar dizerler üstüne ve sabitleştirmek için vururlar kazmayla Tak, Tak diye… Her tak edişte kalbim daha hızlı atmaya başlar, sanki yatan benim orda… İçim ürperir, soğuktan değil ama hele ölüm’den hiç değil… Nedenini sanırım oraya yattığımda anlayacağım… Toprak atılır üst üste… Yasin-i Şerif sesleri yükselir bir anda… Çevremi ve beynimi sarar… Huşu ile dinlerken çevreme bakarım, insanlara bakarım, sonra mezara bakarım… Ve son kez bakarım mezara sonra da sırtımı döner giderim… Bu kadar görev bitti, işlem tamam… Bir daha ki cenazede görüşmek üzere…

Evet, Kabil ile başladı ölüm ve bitmeyecekte Kıyamet’e kadar… Her ölüm bize yaşamı anlatırken nedense yaşama dalıp ölümü unutuyoruz… Dedim ya; bazen kuşkuya düş sekte kafamızdakiler yüzünden, çabuk dağıtıyoruz kafamızı ve unutuyoruz gerçekleri…

Ben bugün ölüm’ü tekrar yaşadım, umarım kısa zamanda aklımdan çıkarmam…

Yavuz TANRIVERDİ

23.11.2007

Saat Sabahın Beş'i...





Saat sabahın beş’i… Selamün aleyküm güne… Düşmez kalkmaz bir Allah var bu cihanda, biz ise imsak vakti düştük Gafur’un peşine… Haramilere döndük uyuyan insanların medetlerini de çaldık uykudan firar ettiğimiz için… Aşk şerbeti içtik 2 rekât üstüne 2 rekât eşliğinde… Dua’da bulduk kendimizi, kendimizden geçmiş bir hal cümbüşünde… Güneş gibi doğduk nefsimizin üstüne… Hüsrana uğradı şerrim, uykumu kaçırdı ama beni kandıramadı… Velâkin içim rahat, çabalarım hayrıma nihayet oldu…

Saat sabahın beş’i… Selamün aleyküm hayat’a… Bize sunulmuş yaşamda yeni yüzmeyi öğrendi bu vücudum, ciğerlerim hazzına vardı nefes almanın getirdiklerine… Yediğimiz darbeleri şükür diyerek atlattım, Rabbime güvenip umutsuzluklarımı cehenneme saçtım, vicdan muhasebesinin hesabını O’na en yakın yer olan secdede saydım, kirpiklerimi ıslatan ve yanaklarımdan süzülen damlaları bu âleme hikmet diye dağıttım… Kalem ve kâğıt yalan söylemez asla, söylese de silgi siler yalanı geriye bırakır gerçeği… Oda hayattır, hayatın gerçeğidir inanılması gereken… Tek şeydir inanılması gereken, tek bir yoldur gidilmesi gereken, tek olandır yandıkça yanılması gereken… Görülmeyen ve hissedilen, akılda olmayan ama oradan hiç çıkmayan, sana senden daha yakın olan, düşüncelerini senden önce bilen, düşündükçe kalbine inen tek şey… Bağışlayan, esirgeyen, iyiliği isteyen ve bize sayısız nimetler veren Rahmandır O… Gerçeğin ta kendisi yani…

Saat sabahın beş’i… Selamün aleyküm uyuyanlara… Bedenleri uyuyup ruhları yedi kat âlemi dolaşanlara… Gözlerin fersiz olduğu saatlerde serzeniş edip sonra da çapaklara isyan edip karanlıkta kaldığına pişman olan uyuyanlar… Parmakların yazmaya zorlandığı ve soğuktan büzüştüğü ve duygularda karasal iklimin hâkim sürdüğü ışıklı saatlerde uyuyanlar… Dostluklarını iblis’e hediye edip çocukluğuna dönenler uyanın… Aynaların çatladığı, meleklerin hiç uyumadığı, her şeyin temiz ve sessiz olduğu saatlerde ve gecenin son olduğu anlarda uyuyanlar… Uyanın selam verdik…

Saat sabahın beş’i… Selamün aleyküm uyananlara… Feragat edilen hasretliklerin mihmanları, rüyaları bölüp sükûnete dalanlar, suskun fırtınalara kapılıp heybetini yitirenler, , kasvetine yenilmeyenler, dilin kemiğini alçıya alanlar, ezan sesiyle doğup gamet sesiyle hazır ola geçen ve sela sesiyle ebediyeti görenler, beş vakti abdeste hediye edenler, beş vakti sema’da geçirenler, beş vakti O’na eda edenler… Bütün dualar üzerinize olsun, uyandınız çünkü…

Saat sabahın beş’i… Selamün aleyküm selam alanlar… Iraktan yakına yol alanlar, gözleri ışıl ışıl parlayanlar, mutluluk içinde feryatları dindirenler, Habibi bilenler onu işitenler… Saat sabahın altı’sı oldu ve Selam olsun hepinize…

Yavuz TANRIVERDİ

15.03.2008

24 Kasım 2008 Pazartesi

Vardır bunda bir hikmet, sabret sen…




Kötü adam yine karşınızda...

Kaydı sardım başa, iyilikle çıkılan yolu saptırdım yoldan çıktım. Sansürledim gözlerimi, elimi çektim düşüncelerimi yerle bir ettim. Fikrin şehvetine kapıldım kişiliğimi sattım, ah aldım, namussuzluğun girdabına katıldım, namus kavramını kendimden çaldım. İncecik yağmur ile yürüdüm yollarda, buruk bir sessizlik içinde kaderimden kaçtım. Yüreğin yanından geçti kurşun, değmedi kan gömleğe, kopmadı teller susturmadı saz’ı. Kurşunu yerken beden ben hançeri aldım sırtıma sapladım.

Ben suçluyum. İşte kötü adam karşınızda yargılayın beni. Hakkı bildiğim halde bilgisini saklayan ben. Unut gerçeği ve aydınlığı, bende olan ben. Soysuzluk içinde hiçbir şey olan sadece ben. Dört bir yanımı saran hazin, yağmurla gider diye umarak sokakları arşınladım, yağmur tepemde. Kısacık süre var elimde, lodos bitti, bulutlar karanlığı terk ediyor, güneş kendini göstermek için çabalıyor. Temizlen artık bende olan sen, bırak artık ben’i, aldın alacağını napacaksın bende olan hiçliği. Razı değilsin benden ama beni yakmak için sıradasın. Yakma artık, rahat bırak beni.


Uslan be Halil İbrahim. İsmim ne İbrahim ne de Halil ama bende uslanmıyorum. Susamıyorum geçmişi dillendiremeden, kaçamıyorum beni boğan gecelerden, vazgeçemiyorum içimde ki beni tanımlayan asilikten. Husus derin, fark yok, konu aynı... Ama sus-mak gerekmiş, konu kapatılsın ve sürgü çekilsin geçmişe. Akşamlar aydınlansın, düşüncelerin peşine sual sorulsun, neden ve niçinlere karışsın zindanlar. Hakkımı devredeyim pişmanlıklarıma, ders almayayım geçen ömrümden, dayanamasın kalbim çekip gitsin sevgimden. Yak her şey'i zalim, sırtını dönüp git bu şehirden. Gülümse kaybedişime sinsice, istemem senin gibi haini çevremde.


Ben kendime kötü dedim ya, aslında beni kötülüğe iten çevremi çerçeveleyen kötülüklermiş. Terslik bende sandım "Ya işler hep ters mi gider, bende gidiyor" dedim devamlı. Lanet olsunu çektim içe, gözyaşlarını akıtamadım bile. Hata bende deyip, kaçırdım kendimi kendimden. Yine kaçtım bu sahte benden, varamadım çıkışa, kaçamadım mutluluğa...


Bu kadar kötü ve karanlık şeye rağmen nasıl böyle ayakta kalabildin. Binlerce şükür halime yine de yaşadıklarıma, yaşayacaklarıma. Kendini mahvedecek kadar kötü hissediyorsun bazen ama dank ediyor sonra kafa, son süratla giderken acı bir frenle irkiliyor kalp, kalbin aynasına bürünün surat. Surat a bakıp "Sen kimsin lan" diyorum. Cevap veremiyorum ben yükleniyorum "Kime bu isyan kime bu gurur" diye. Sus pus nefis son radde de şahlanıyor ve diyor:

Acımasız zamandan ve yaşamdan geriye ne kalır. Sen, kendin ve yalnızlığın. Gün yaşlandıkça sen eriyorsun. Dudakların solar,26’sında çökersin. Çocukluğun sonbahar yaprakları gibi dökülür ve hoşça kal der yarınına. Bekler zaman seni. Öldürdüğün zaman değil seni öldüren zaman bu. Hayallerini erteleme dedikçe sen yalnızlığınla baş başa kaldın. Geç kaldın; kalbin üzgün, sen üzgün, gözlerin mahzun, bedenin çökmüş… Adımların seri, sözlerin zehir, davranışların sert, hikâyelerin acımasız… Kötü adam’a büründün kısaca, ne oldun sen…

Vardır bunda bir hikmet, sabret sen…

Yavuz TANRIVERDİ

23.11.2008

17 Kasım 2008 Pazartesi

Bir Anlamsız Yazı




Bir Anlamsız Yazı…

Zaman Akıp Gidiyor… Zaman İçinde Eridik… Bizde Aktık; Su Gibi Aziz, Ömür Gibi Fani Olduk… Hayale Kaptırdık Kendimizi, Aldandık Hayata, Kandık İnsanlara Yenildik Bedenin Güçlü Nefsine… Nefis, Kibir Her Şeyi Yıkar, Yığınlar Arasında Yardım İstedik, Yardıma Koşanların Ceseti Olduk, Can Verdik… Canımızın Dermanı Kalmayıncaya Kadar Ezildik, Rakip Oyuncudan Kasti Faul Yedik Ama Bir Düdük Çalan Olmadı… Yenildik Ve Sona Yaklaştık…

Aramak Artık Yordu Gönlü… Bilmeyen Mesut Sanır Seni, Bilmezler İçinde Yanan Alevi… Nedensiz Acılar, Kırık Canlar, Kuruyan Gözler, Zamansız Yaşayan Bahtsız Bedeviler… Başlamak Zor Bitirmek Heyecan Vericidir, Yeter Ki Başla… Düşündüm Bazı Zamanlar, Düşlediklerimi Düşündüm… Düşünmediklerim Aklıma Geldi, Düşünmediğim İçin Kalbim Sıkıştı… Öyle Bir Hal Aldı Ki Yaşadıklarımı Yazıyorum, Yazdıklarımı Yaşıyorum… Akşam'ı Düşünüyorum, Gelmesini İstemediğim Karanlığı… Bu Sefer Gelmesini İstiyorum, Düşlediğim Gerçeklere Ulaşmak İçin…

Her Yol Doğru Değildir, Her Doğruyla Da Yola Çıkılmaz… Ama Doğruları Bilmeden De Doğruya Ulaşamazsın… Sonucu Olmayan Şeyin Cevabı Da Olmaz… Yok’a Ulaşabilmek İçin Var Olman Gerek… Sonuca Ulaşmak İçinde Yok Olman…


Güzeli Yakaladık Ama Geç Oldu Sanırım Hep Böyle Olur Nedense… İhtimaller Dâhilinde Kendimi Terk Ettim… Çok Uğraştım Bir Türlü Gölge’m Bırakmadı Peşimi… O Bıraksa Bir Ayna’nın Süliyyeti İle Kendime Geldim… İnsanların Bazen Bazı Dönemleri Olur… Sinirli, Sıkıntılı, Stresli… Sebep Bulamazsın Bazen Neye, Kime Bu Sinir, Anlayamazsın… Aslında Bu Hallerimi Seviyorum Ben… Yamalı Düşlerdeyim… Gecenin Islak, Karanlık Şehrinin Cezbi’ne Kapılmış Göz Kapaklarıma Yenik Düşüyorum… Yangın İçinde Alev Alev Gözler…

Of’lamak Çare Değil Ama Söylemek İstiyorum… Neden Diye Sorma Saysam Bitmez…
Nefsim Çok İstedi, Gönlüm Yandı Kavruldu, Bedenim İstemsiz Hareketler Yaptı… Ama Kör Kurşun Her Zaman Iskaladı… Bir Kerede İsabet Et Be Sende… Dost Görünüp, Çelme Takanlar, Değersiz Kişilerden, Değerlerime Küfürler… Görgü Kurallarını Öğretmeye Çalışan Ayı’lar… O Görgüsüz Ayı, Bal’ı Kaşıkla Yer Yalnız…
Beni Bırakın Kendi Halime… Neler Yaşamadık Ki Bunları Da Yaşamayalım…



Bir Anlamsız Yazı Yazdım… Anlamanız Biraz Zor, Anlamak İsteyenler Anlar, Anlamayanlar Anlamsız Bakar… Yetersizliğim, Anlamsızlığımın Gerisinde Kaldı Bugün… Umarım Beni Anlarsınız… Saygılarımla…

Yavuz TANRIVERDİ


10.02.2007

İsyan-ı Figan





Bırakın Artık Ezilmişliği…
Ele Eğilip Etek Öpmeyi…
Kaçmayı, Yıkmayı Ve Toprak Satmayı…
Milletine Sövene Prim Vermeyi…

Kabul Etmeyin Yenilgiyi Savaşmadan…
Haksızlığa Galip Gelin Susmadan…
Arkanızı Kollayın Düşman Sizi Vurmadan…
Yerinizde Saymayın Hep İlerleyin Durmadan…

Çıkarsız Sevilir Devlet Bu Gönül Bağıdır…
Tarihini Bilmeyen İnsanlar Geri Kalmış Çağdadır…
Ecdadını Sevmeyen Gençlerin Geleceği Dardadır…
İstanbul’u Fetih Edenler Senin Oyun Oynadığın Yaştadır…

Akıl İle Ölçülen Ömürler Sayarlar Geçmişi…
Sevgi İle Bilenen Gönüller Unutmaz Serveti…
Zulme Uğrayanlar Bilerler Acıyı Ve Gerçeği…
Vefalı Olan Kişiler Severler Vatanı Ve Milleti…

Çelik Zırh Gibidir Bizde Ar, Namus…
Yıkmaya Çabalayanı Şiddetle Bekler Bir Kâbus…
Yerinde Duran Milletin Tarihi Olur Makûs…
Biz Cihana Hâkim Olmuşuz Etmeyin Kendinize Kâbus…

Plan Yapmak Bizim İşimiz Değil Bugünlerde…
Tepkimizi Koyduk Tarafımızı Belirledik Ogünlerde…
Eskiden Yalvaranlar Şimdi Reis Olmuş Hayallerde…
Reislere İlham Olur Devamlı Okunan Yasinlerde…

İlmi Olmayan Devlet Yok Olur Tarihten…
Allah’a Uzak Olan İnsan Irak Kalır Cennetten…
Dil’e Yabancı Kalan Halk Yozlaşır Milleten…
Vatanını İnkâr Eden Soyun Farkı Kalmaz Ölmekten…

Türk Olmak Asalettir Doğan Bilir…
Doğmadan Yaşayanlar Bunun Farkını Elbet Görür…
İmanlıdır Kökü, İnsanları Ezmeden Devlet Korur…
Gururludur Taşıyan Bu Onurla Ömür Boyu Yürür…

Utanmayın Kendinizden Etrafınıza Bakın Silkenin…
Çapulculara, Deyyuslara Prim Vermeyin Onlara Direnin…
Geçmişinize Bakıp Allah’tan O Günleri Yine İsteyin…
İhtişamı İle Osmanlı Olmasa Da Türkiye Var Onu Sevin…

Yavuz TANRIVERDİ

26.09.2007

9 Kasım 2008 Pazar

Tebessümümü kaybettim,duyurulur!





Duyurulur!

Hislerimi kaybettim.

Bulanların insaniyet namına haber vermeleri rica olunur…

Korkuyorum, sözcüklerimden bu denli uzun zaman zarfında ayrı düşmemiştik. Aklımı kaybetmemiştim son savaşımdan beri, ağlamamıştım ben en son kalem oynatmamdan beri. Gece yankılanır kulaklara, kulaklar haykırışlara, haykırış dudaklara, dudaklar da boş kâğıtlara. Kendimi kendimden alamıyorum ki boş kâğıtları doldurayım hüzünle. Kelimelere boğasım geliyor bazen kalemi, sonunda tükensin de atayım kenara diye. Dostum benim, kenara attığım kalem. Bazen dosta sırt dönmek gerekiyor, senin değerini anlaması için. Yüksekten düşeceğine alçağı idrak etmek gerekir.

Düz yol almak bana zevk vermiyor artık, acılı ve sisli yolda kör olup öyle yürümek istiyorum ve öyle de anılmak istiyorum. Kelimeler altında ezilmek vasat kaçıyor vurup kaçan hislerimin yanında. Basit geliyor aynı olmak, farksız olmak ve tek olmamak. Ya da başkaları ile aynı kapta olmak ters tepki yapıyor bana. Farklılık oluşturmak cazip geliyor ve derinlere indikçe farkın anlamını yaşamayı nimet sayıyorum. İndikçe hazzım tavan yapıyor, zevki sefaya bürünüyorum ve kelimeler bambaşka ahenge bürünüyor. O an kendimi sevmeye başlıyorum ve sırtımı sıvazlıyorum gözlerim kısık. Tek olmanın seçeneksizliği içime işlediği her an, bir yanımdan bir parça esir düşüyor gurur çemberi içine. Sıkışıyor, çıkamıyor benlik, duvarlara çarpıyor her çırpınışta bu nefis...


İnsanlar basittir. Karmaşık yapının iç dünyasından öteyi sunuyorum, dışımızı belirtiyorum basitlik derken. Kırbaç yarasına deri’n tepki verir sanırsın lakin içinde ki organizmanın çığlıklarını duyamazsın. Paramparçadır uzanıpta tutamadığın ellerin. Kavuşamadığı el'e mundar der, kedi gibi. Ya da bir insan sahibi olmadığı malı aşk ile beğenirken ve hoşnut olurken üzülmez gösterimden kaldırdığın zaman, unutur ve silinir zihninden. Çünkü o ona ait değildir. Ama bir insandan sahip olduğu, sevdiğini, değerini alırsan hemen üzülür ve özlemi artar. Çünkü o ona aittir. Bu kadar basit bir kurgu, elma şekeri-çocuk ilişkisi de diyebiliriz.


Duyurulur!

Hislerimle beraber tebessümümü de kaybettim.

İfadelerimi geri verin...

Yavuz TANRIVERDİ

07.11.2008

Bad-ı Sabah Rüzgarı




Uzun zaman olmuştu
Yanaklarımı ıslatmayalı,
Dudaklarımı titretip,
Yüzümü buruşturmayalı.

Sonsuza dek sürermiş rüyalar
Uyanışla hayallere bürünür simalar
Susuzlukla belirir kuru dudaklar
Kusura bürünür sayısız hatalar.

Yitirilir güven, sonlanır sabır
Günahlar içinde kaybedersin duyguları bir çırpıda
Boynun bükülür, omuzların yıkılır
Yalnızlığın ortasında kalırsın kendi başına

Yürüyüşün gül endama bürünür,
İçimi yakar yolların bitişiyle
Kokun arştan aşağı gönlüme sürünür,
Aklımı alır buradayım değişiyle

Başım döndü kokunla,
Ateşe düştüm, sürüldüm ve yıkıldım gidişinle
Yanmaz kimse o ateşle
Ama ben yandım kül oldum, eridim sözlerinle

Ateşimi söndür diye haykırdım bad-ı sabah'a
Ama gelmedi esintisiyle
Okyanusların dibine daldım
Yine soğumadım ruhumu yakan ateşinin gelişiyle


Yavuz TANRIVERDİ

09.11.2008

1 Kasım 2008 Cumartesi

Çaba göstermek ya da susmak





Deniz ne güzel kokuyor bugün...

Bir senfoni gibi yönetiyor rüzgâr, sağa sola çarpan dalgaları. Bir ritim tutturmuşlar, sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. Kenarda oturan gençler olanları izlerken demir atmışlardı banklara. Halatlarını çözecekler biraz sonra ve açılacaklar açık denizlere. Tayfa arıyorlarmış gibi bakınıyorlardı çevreye, çözülecek halat var, gidilecek yol var, gezilecek dünya var edasıyla. Yerle bir olan hayat çizgisinde 5 kuruşa satılan gurur, küfürler içinde dibe batan onur, 27 arifesinde yaşam mücadelesi veren bu bedende ki umut. Teneffüs eder gizemi irade, içer şarabı için de korku barındıran şiddet, kıymeti kaçırır isyanın arkasına gizlenen komedyenler. Hepsi bu, gerisi hikâye...

Kaldırım taşları canımı sıkar oldu...

Özgürlüğün içinde hapis ayaklar yolu aşındırır, mecburiyetinin gidişidir bu. Mutlu gözükmeye çalışıp çevresinde ki parazitlerden tiksinir hale gelir bakışlar. Dayanamayacak, yığılacaktı kaldırımların sabitliği üstüne. Astım krizi tuttu sanar kararan gözler, bir nefese ihtiyacın tozlarla engellendiğini göremezsin de. Devekuşu gibi kafasını gömen insanlar üstümden basıp geçiyorlar, uzattığım elin tersini yüzüme çarpıyorlar. Neydi bu kaçış ve yıkılış, nedendir bu mahvoluş ve terk ediş. Yapışmıştı vücut kaldırımlara. Tek sarılan oydu bedene. Ama sahiplenenden hoşlanmadım, sıkmıştı beni, yormuştu canımı. Direnemedim teslim ettim kendimi ve beddua ettim vesveselerime. Düzeltemedim insanları ve kendimi. Yüzümü yasladım yere kabullendim her şey'i...

Huzur bekçisi miydi bana uğramayan...

Başkaldırdım boş beyinlere, 32 ayar değil değerim ya da kuponla verilip promosyonla dağıtılmıyorum. Süs eşyası sanıldı sanırım duruşum, tavuk misali gıdaklamadık ama korkaklığı küfrüme bulaştırdı bu susuşum. Hayalet'im bu koca şehirde, güneş açmıyor üstümüze, daldım fedai gibi derinlere. Şaka sandı düşlerimi, yalan sandı kelimelerimi ve yok sandı haysiyetimi. Sadık bulamadı sarfiyatlarıma ve beni gitti giyotine buladı bu huzur bekçileri. Ben bu film'i izledim, alkışlar yabancı kaldı lakin. Başrolde ki oyuncuyu da tanımıyorum. Çok yabancı geldi bana.


Suskun kalmak, çare ummaktan daha iyi midir?..

Bazen kendini anlatamazsın, haklı da olsan. Çaresiz kalırsın, ezilirsin cevapsız düşüncelerin altında. İhtimalerle yargılanmak, sorgulanmak ve daha sonra cezalandırılmak koyar kişiye. Kılıç darbelerine cevap verememek ve her darbe de yara almak öldürmez ama çok can yakar ve sıkar. Sonra bu çocuk neden karamsar... diye sorarlar. Ölüm ile yaşam arasına sıkışırım ve tercihimi sunarken kendime, altta ki şu sözlere takılırım...

"Ölüm ve yaşam... İkisinin de bir nedeni yoktur. İnsanlar doğar çünkü anneler bebek ister ya da Tanrı safında savaşacak savaşçıya ihtiyaçlar vardır. Ölürüz çünkü çok fazla kırmızı et yeriz ya da sigara içeriz. Kimse sonsuza dek yaşayacak kadar dikkatli olamaz ama bir çaba gösterebiliriz değil mi? "


Çaba göstermeye sebebim çok var, kendime engel olmak için çokta düşüm var. Biter mi bu yalnızlık hikâyesi bilemiyorum ama ben hikâye’yi daha fazla acıtmadan bitiriyorum. Ve susarken de çabalıyorum…


Yavuz TANRIVERDİ

01.11.2008