31 Mart 2009 Salı

Ve Son Reis de Öldü




Ve son Reis de öldü...

Ne çok kullandık biz bu üç noktalı bitmeyen cümleyi. Birer birer kaybettik hepsini ve verdik toprağa. En sonuncusunu da kaybettik karlı bir dağda...

Seneler öncesi;

Başbuğdan kopuşu ile tavır takınmıştım ve tepki vermiştim sana. Toydum, cahildim, kendimi tam olgunlaştıramamış bir Ülkücüydüm. Ancak kopuşun içeriğini o zamana şahit olan bir büyüğümden öğrenince bu tavrımdan ve küslüğümden vazgeçmiştim. Ama biz haliyle Başbuğdan kopmadık, kopamadık. Başbuğ rahmetli olunca ve ağırlayınca onu karlı bir günde, boşluğa düştük. Yine devam ettik partimize, davamıza, duruşumuza. Lakin uyum sağlayamadık yeni lidere. Ya biz farklıydık ya da yeni oluşumun farklılığıydık. Koptuk, çözüldük ve de ayrıldık. Kendimizi Güllerin simgelediği bir partinin kollarına attık. Kucaklandık. Yeniden doğduk, tertemiz olduk. Hem İslami buram buram hissettik hem de Türklüğümüzü akın akın ilerlettik. Alperen olduk ama Ülkücüyüz demekten geri kalmadık. Çünkü biz Ülkücüydük...

Bazen kızdık ona yukarı da Allah var. Başka partilere yaklaştı diye, istemediğimiz sözler sarf etti diye. Kopuşlar yaşar gibi olduk. Sonra "Ulan" dedik içimizden,"Ne yapıyorsun cahil herif" diye. Reis'e, öndere, bu davanın son kalesine küsülür mü? Ne olursa olsun kopmadık, bırakmadık. O yoksa kime tutunacaktık ki biz...

Türk-İslam ülküsünün yeni savunucusu seni addettik, bunlara laf söyleyenlere hançerimizi gösterdik. Ölürüz dedik bundan da korkmadık. Ölmeyi bayılmak sanmadığımızı, bu vatan için bu din için ölenler ile gösterdik. Yıldırılmaya çalışıldık yılmadık, suikastler geçirdik korkmadık, hükmedilmeye çalışıldık ezilmedik, kullanılmaya çalışıldık yemedik. Öleceğimizi bile bile bu yola baş koyduk da yine vazgeçmedik... Çünkü bunları senden öğrendik…

Bu fani dünyada misafir olduğumuzu bildiğimiz halde senin öleceğini de hiç aklımıza getirmedik...

Davamıza senden başkası sahip çıkamaz dedik, seni sevdik, seni seveni sevdik. Duruşunu sevdik, görüşünü sevdik, ahlakını sevdik. Sende Başbuğ'una riayet ettin onun gibi karlı günde karlı bir yerde terk ettin bizi... Gözlerimiz yaşlı şimdi. Yaşları silmekte içimden gelmiyor...

Gül kurudu, hilal büzüldü, kurtlar uludu, alperenler sustu, ülkücüler üzüldü ve bir çınar daha Hakkın yanına göçtü...

Ne desem, ne konuşsam boş artık. Gözler nemli her adını duyuşta, gözler nemli donduğunu duyunca. Hıçkırmaya az kaldı ve Reis. Rabbimin yanına nur yüzle çık, Efendimize selam söyle ve bu yanağımdan dökülen gözyaşlarını da al götür ve bizi bekle...

Davamızın son önderi; Sofi’m, Kurbanım, Başkanım, Reisim... Haklarımız sana helaldir. Rabbim yüzünü ak eylesin, mekânın Cennet-ül Kübra olsun...

Yavuz TANRIVERDİ

28.03.2009

27 Mart 2009 Cuma

Karanlık ortasında savaşan silahsız savaşçıyız.





Karanlık ortasında savaşan silahsız savaşçıyız.

Şeytan mübalağa etmiş, insanlara bürümüş cismaniyetini. Ve satın almış seni, nefsini, sende çırpınan hikmeti. Destur, nağme edecek neyin kaldı ve satacak muradın mı vardı. Gördüklerin sende saklı kalsın, duydukların uçsuz bucaksız çöllerde yankılansın. Bitir hayallerini, işgale uğramadan ve alevlere saçılmadan gir yönünü bulacağın yolun başına.

Çölde bir bardak suya bütün servetini verirsin, bir bardak su ölçüsünde ki servetinle kendini bir şey zannedersin. Arş-ı azam sallanır senin hıyanetinle ve silkeler senin gibi bir mahlûkatı. Gözyaşları dalgalanır, yağmur oluşur, akar tövbe niyetine. Kaş yaparken göz çıkardığını ve senden ve senden ve de senden önce bir sözün vardı onu hatırlarsın. Beynini kilitli kapılarını açarsın gönlüne.

Hammurabi kanunları önünde diz çökmek, bir dilim ekmeği pasta niyetine yemek. Failatün mefulün ile sanatını icra etmek, bu yorucu ve zor savaşı keyfin için elinin tersiyle itmek. Yaşlandı ve yaslandı bu çocuk, gözler buğulandı, saçlar dökülmeye yüz tuttu. Ben yüzümü çeviriyorum bedenime, bedenim ufalanır parça parça toprağa dönüşüyor, mezar çağırıyor bedeninde ki ufalanmış toprağı. Ve üstad şöyle dizeliyor mutlağı:


Derya da sonsuzluğu fikretmeye ne zahmet
Al sana derya gibi sonsuz Karacaahmet

Mezar, mezar, zıtların kefenlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığı yol veren geçit, yokta(1)



Kendim'in dışında beni sıkan gözle görülür bir emare yok.
Huşu neye büründü unuttum onu beni boğan derde sor.
Durgunluğum, içimde ki zehirin sızıntısındandır.
Fazla harekete gelmiyor, akıp gitmesi zayıflığımdandır
Çok derin benim derdim savaşım kendimle
Çözüm kalbimde, çalışmak bende, sonuç Baki Rabbimde.
Korkum, üzüntüm, kederim beni zayıf düşüren raddelerdir.
Beni yapmam gereken şeyden alıkoyan kara lekelerdir.
Nefis en kötü düşmandır, doysanda olmazsın tamahkâr.
Kötüdür o kibirli, gururlu, asi, sinsi ve günahkâr.
Nedir kalbini karartan, kara isle güzelliği silen
Vesvesedir o sol omzundan sinsice kalbine giren


Şeytan siparişi günahlar eşliğinde ve nefsin pinokyosu olmuş 3 perde oyun oynuyoruz. Silahsız savaşçı dedik ya başta; bu savaş, bu kılıçtan daha keskin bir darbe ve bir ordudan daha büyük bir kütle. Peygamber Efendimiz müşrikleri yendiği vakit ümmeti dönüp demiş :" Küçük cihad bitti, büyük cihad başladı artık". Sahabeler: "Nasıl olur Efendimiz. Biz o kadar can, mal kaybettik ve büyük savaş verdik. Bundan daha büyük savaşı kimle yapacağız" diye Efendimize söylemişler. Efendimizde : "En büyük düşmanımız nefsimizdir, en büyük savaşımız artık onla" demiş. Haydi, gazamız mübarek olsun. Lakin biz bu savaştı hep kaybediyoruz ve 3 perdelik oyunu layıkıyla oynayamıyoruz. Sıkıntılardan kaçarken belirsiz girdaplara düşüyoruz ve sonra da "Umut" içinde boynumuzu büküyoruz. Kördüğüm olan dizlerimiz ileriye adım atamıyor, söylediklerimiz bizi çevreleyen şu dört duvarın ötesine geçemiyor. Tevekkül etmiyor, tevekkülün getirdiği sabrı bünyemizde ve gönlümüzde barındıramıyoruz.

Yaşam bir plan ve amaç dairesinde vardır. Amacı olmayan hiç bir şey var olmuyor, sebebi olmadan da hiçbir şey yok olmuyor. En ufak zerrenin dahi bir amacı ve etkilediği bir sonuç var.


Hepimizin için plan ve amaç var
Doğaya bir bak
Kuş bir yere uçar
Tohum yer
Tohumu bırakır
Bitkiler büyür
Kuşun dışkısının da işi var
Tohumunda işi var
Senin de bir işin var(2)

Sende bu amacın bir oyuncususun. Oyununu iyi oyna, görevlerini yerine getir…



Yapmadıklarımızı yapar görünüp, yapmadıklarımızı yapmış gibi başkalarına "Yap" diye anlatırız. Aslında yanlışta yapmayız ama tezatlıkta oluştururuz. Hem doğru hem tezat nasıl olur derseniz açıklayalım: Doğru çünkü insan yapması gereken şeyi yapmaz ise hesaba çekilir. İnsan, öğrenmez ise "Neden öğrenmedin?" diye bir hesaba çekilir, birde "Öğrendin de neden anlatmadın?" diye de ayrı bir hesaba çekilir. Kişi eğer öğrendiğini anlatırsa sadece yapmadığı için hesaba çekilir ve diğerinden kurtulur. Tezatlık ise, anlattığı kişide ve kendi içinde oluşabilir. Hem yapmıyor hem de bize yap diye anlatıyor deyip eleştirilebilir. İmamın dediğini yap, yaptığını yapma hesabı bir yerde.

Bu konuyu şu kıssa çok güzel açıklar:

İmam-ı Azam zamanında bir adamın oğlu bal hastalığını tutulmuş. Suyu, yemeği, uyuması hep bal olmuş, her öğün bal yemezse duramıyormuş. Adam varlıklı iken sorun çıkarmazken, halden düşünce bu işi çözmek istemiş. Bunu çözse çözse İmam-ı Azam çözer deyip kapısına varmış. Kapıyı tıklatmış ve İmam-ı Azam;

—Buyur, demiş. Adam;

—Efendim oğlum bal yeme hastalığını tutuldu, bana yardım et, demiş. İmam-ı Azam hazretleri düşünmüş ve;

—40 gün sonra gel, demiş.

Adam gitmiş ve 40 gün sonra tekrar geri gelmiş ve durumu tekrar arz etmiş. İmam-ı Azam hazretleri çocuğa dönerek;

—Artık bal yeme oğlum, demiş ve çocuk kafa sallayarak "Evet" demiş. Adam şaşırmış ve eve gitmişler. Gerçekten de çocuk yemiyormuş bal. Adam kızmış, neden 40 gün bekletti bu kadar kolay çözümü var diyerekten. Ve tekrar İmam-ı Azam hazretlerini kapısına varmış ve kapıyı çalmış. Sıkıntısını ve şikâyetini anlattıktan sonra İmam-ı Azam hazretleri adama dönerek;

—Siz geldiğinizde bende sofrada bal yiyordum. Ballı ağzımla o çocuğa "Bal yeme" desem samimiyetsiz ve likayatsız bir söylem olacaktı. Bende 40 gün sonra gelin dedim.40 gün boyunca bal yemedim ve nefsimi terbiye ettim. Ben tamam olunca o çocuğa bal yeme dedim...

Eğer bir insana bir konu hakkında “Yap” veya “Yapma” deme cüretini kendimizde görüyorsak bizde o şeyi yapıp veya yapmayacağız. Karşınız da ki insan da ki “Acaba” yok edeceğiz. Buradan da anlatmayın demiyorum ama bu dediklerimi de göz ardı etmeyin diyorum…


Kişi dünyanın fani olduğunu idrak etse çalışmasının hızını ve yönünü ahiretine çevirir. Ve dünya sevgisini Allah sevgisine dönüştürür. Şimdi diyebilirsiniz “Nasıl yaşayacağız, eşimiz var, çocuğumuz var, nasıl bakacağız?” diye. Bu nokta da Fahri Kâinat Efendimize yönlendiriyorum sizler. Efendimiz (S.a.v.) diyor ki:

—Tüm düşüncesi ahiret olan kimsenin kalbini Allah zengin kılar, onu deler toplar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kiminin de bütün kaygısı dünya olursa, Allah onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir. (3)

Dünyaya kapılan hem ahiretini hem de dünyasını kaybeder. Diyebilirsiniz çok örnek görüyoruz, mal içinde yüzen ve inançsız veya inancı zayıf insanları, diye. Madden rahatlar ama manen huzursuz ve tatminsizlik içindedir o insanlar. Zevkin sadece yemek, içmek, cinsel ilişkiden ibaret olduğunu sanıp ona göre davranırlar. Gerçek güzellikleri göremezler. Mübarek bir zatın sözü ile konuya son noktayı koyalım…

—İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ne kadar zorlasa da gönlümüzü dünyadan çekip Rabbimize döndürmeliyiz. Bizden daha zor şartlar altında bunu yapabilen kullar vardır. Ayrıca sabır, şükür ve tevekkül asıl bu dünyayı güzelleştiren kutlu ziynetlerdir. (4)

Karanlık ortasında savaşan silahsız savaşçıyız. Elimizde ki tek silahımız gelecek belalara sabretmek ve şükretmek, gelen hayırlara da şükretmektir. Allah(c.c.) dışında bize ışık olacak başka bir şey yoktur…




1) Necip Fazıl Kısakürek
2) Bir şarkının başlangıcından alıntı
3) Tirmizi
4) Seyyid Mübarek Erol


25.03.2009

Yavuz TANRIVERDİ

24 Mart 2009 Salı

Güzel ve Çirkin





Güzel ve Çirkin

Yürü! Ya çirkin
Ne bakıyorsun yüzüne
Yüzünde ki olmaz ile
Yakıştırır mısın kendini güzele?


Ben çirkinim belki
Ama sevgi nedir bilirim
Nerden geldiğimi bilir
Kişiyi kalpten severim

Sevgiyi bilmek yetmez
Yaşamak gerekir
Sevginin mahsulünü aşkta
Görmek gerekir


Sus, aşk deme boşuna
Bu devirde aşk yaşayan mı var
Kalp temiz olmadı mı?
Gerisi neye yarar

Nefsiyiz ne yapalım
Sadece kalp yetmez bize
Maddeyi isteriz şehvetle
Manaya yüzümüzü dönsek bile


Ben sevgiyi bilirim
Bir aşkın kölesi olamasam da
Ben güzeli görürüm
Ben güzel olmasam da

Şikâyet etme boşuna
Elinden anca bu gelir
Köşede duran aynaya bak
Belki aklında bir şeyler belirir

Ayna yalancıdır
İnanma sen, seni yansıtana
Topraksın sende benim gibi
Kanma Allah’tan başkasına

Çirkin, konuşma artık
Ben güzelim, böylede kalacağım
Sen mutluluğu göremezken
Ben endamımla güller saçacağım


Güzel, tamam sustum artık
Ben çirkinim, böylede kalacağım
Sen mutluluk saçarken
Ben Rabbime el açacağım


23.03.2009

Yavuz TANRIVERDİ

16 Mart 2009 Pazartesi

İnşirahlarla Boğuşan Nefsim




Heyecanım sabırsızlığımı azdırdı... Mikroplar bünyemde ki takati kıllanırdı... Vücudumda ki kan akmadı canımı yaktı...

Kötü şeylere rağmen üzemedi bugün kimse beni... Gerçekler yaklaşınca huzuruma, gelenler içimi titretti, kendime geldim... Nankörlük hislerimi, Rabbimin sevmediği şeylerden eyledim ve geçmişe gönderdim... Harladım duygularımı çıkardım yedi uyuyan mabedinden... Yerlerine kâbuslarımı bıraktım, üstlerine de alışkanlıklarımı örttüm...

Yürüdüm adım adım, durdum sonra bakındım yangınlara...

İbrahim ateşi gibi sahte, Rabbin isteğine bağlı yangın... Aklına düşen ne o an; Ateş mi, Rab mi, İbrahim mi... Yoksa ateş içinde ki gül mü koklayınca açan, gerçeğe yanan ve Rabbi anlatan... Kalbim gibi o ateş ve gül... Necaset içinde tertemiz bir ışık... İçine girecek ve temiz çıkacak İbrahim bulamadık ama...

Yıprandı düşlerim, silindi ömrümün iradesi... O an Şeytan'a kastım oldu bütün bunları ona ithaf ettim... Dostlarım hekim görevi üstlendi ama ben ötenazi istedim... Doğum günüm geldi ben ölüm günümü seçtim... İçimden aktı iciratlar çağlayan edasıyla... Zorlandım benden giderken darbelerim ve bir köşeye uzandım, titredim... Geriye bakılacak bir ben, solmuş bir beden ve huzursuz bir nefis kaldı... Nefsi de İnşirah'a buladım attım zindanların en dip köşelerine...

Çabaladım devamlı, uykusuz kaldım ve yenildim çok kere... Hüsran ile dost oldum kimi zamanlar, can yakmadım ama canımı yaktım hissiz diyarlarda... Kolumda ki çizgiler eser bana şimdi yaptığım günahın defteri gibi... Dualarım, kirpiklerimden dökülenler, ecdadlar, ağaran saçlarım, Gavslarım ve can olan cananlarım çabalarımın karşılığını gösterdi bana... Şükür etmeyi, bilmeyi, öğrenmeyi ve sevmenin hazzını hissettirdi bana... Ağlamaya rağmen gülmeyi, hüsrana rağmen ayakta kalmayı ve ölmeye rağmen yaşamayı sevdirdi bana Rabbim...

Yaşım 26 ve yarı yola az kaldı belki... Şerrin hayrını yıllarca gördüm ve bildim... Elbet bir gün hayra kavuşacağım şerre bulaşmadan, nefsimin oyununa düşmeden yola çıkacağım kaçmadan... İmtihanlar karşısında susarken ecelin verdiği cevapları bir bir not etmenin sırrını şimdilerde çözüyorum... Kader çizgiyi çekerken alına, bana paramparça olan topraklar bıraktı belki... Elemlerimin kendime hediye ettiği Firavun'a baktım belki... Ama kendime yaptıklarımı hiç sevmedim... İki eli duaya kaldırırken Allah'ın emrini istedim, seçtim ve sevdim... Su gibi berrak ve aziz, nefes gibi serin ve hayat olan kendimi istedim...

Aksak ayaklarım tozu dumana katmış ilerlerken heyecanım hala sürüyor… Sabırsızlığım geçti belki, istediğime kavuşmanın sebebiyle… Heyecanım da hiç bitmesin isterim… Korkularımdan da, kötü şeylerden de, imtihanlardan da Rabbime sığınırım…

Nefsim mi?..

İnşirahla boğuşuyor hala zindanlarda, medet bekliyor cehennem zebanilerinden ben ise Yaradanıma sığınırım… 

13.03.2008

Huzur Arayan Adam




Eskilerden bir hikâye anlatılırdı...

Bir zamanlar bir adam varmış çirkin mi çirkin ve gaddar mı gaddar. Heybetinden gölgesi dahi korkup kaçar, saklanırmış. Acınası bir kalp ile yaşayan bu adamın acıması da yokmuş.

Bir gün sıkıcı hayatından sıkılıp hayatında hiç hissetmediği ve görmediği bir şey olan huzur'u aramaya yol almış. Elle tutulur mu, görülür mü, yenir mi bilmiyor, idrak edemiyormuş. Hiç sevmediği güneş eşliğinde, güneş yukarda adamımız yer ile iştigal eşliğinde yola koyulmuş…

Yolda hiç haz almamış güneşten, kendisine sıkıntı verdiği için. İdraki peşinde ki karanlığından daha acınası durumda olduğu için, pirinç tanesi büyüklüğünde taşları eline alıp güneşe atmaya çalışıyor bu adam. Alnından sarkan ter damlalarına yol açtığı için. Tercihini gölgeden yana kullansa da gölgesi arkasında kalıyor bir türlü önüne geçmiyor, geçemiyordu. Siyah olan içi daha da kararmaya yüz tutmuştu bembeyaz huzur yolunda.

Nefesi zorlamıştı onu, uzun zamandır böyle yorucu bir yolculuğa çıkmadığından. Ağaç altında uzandı kaderin getirdiği yorgunluk vardı üstünde ve merhametsizliğin götürdüğü sima yoktu acımasız hayalinde. Düşünceye daldı hazır bağdaş konumuna düşmüşken ve beynini boşluktan istifade, bir şeylere nazır etmişken. Düşündü, anlatamadığı ve anlayamadığı ve onu idare eden dengeyi. Bakıp, görmüyordu; yaşıyor, tat alamıyordu; kendini akrep sanıyordu ama kendi kendini yok edemiyordu. Uçurum eşiğinde fırtınaya tutulsa da bir türlü yardan aşağı düşmüyordu.

Hayatının rengini yalandan da olsa açmak için yürümeye devam etti, nefesi hırıldayıp dursa da. Güzergâhı mı şaşırdım deyip kendine sordu, durdu ve geri bakıp sordu yine kendine.

—Acaba! Yok yok, devam...

İstediğini ulaşmadan önce hayal etti ilk olarak. Hiç görmediği hiç bilmediği ve hiç hissetmediği bir şey'in hayalini hayal etmek! Çok garip ama imkânsız değil dedi içten içe. Anılarını ruhuna fısıldadı, film şeridi gibi geçti duvarlara sığdıramadığı kini. Bu karanlık çizgilerle nasıl hayal kuracaktı onu da bilemiyordu. Harabeler içinde koca bir saray oluşturması gerekti, aslında ona küçük bir oda da kâfiydi...

—Hatırla, dostum hatırla. Hatalarını hatırla, mağlubiyetlerini hatırla, kaçışlarını hatırla, yok ettiklerini hatırla...

Hatırlama çabası içersinde beyninde geri geri giderken ayakları ile adım adım ilerliyordu. Az bir yolunun kaldığını düşünüyordu ve daha sık hareket ettiriyordu bacaklarını. Bir su kenarına geldiğinde duraksadı, suyun berraklığından etkilendi. Suyun üstünde gezinen yaprakları seyretti, dibinde sallanan otları seyretti. Bekledi, çok bekledi. Acaba dedi tekrardan ve içini dinledi, uyanacak bir ışık ve tavır olacak mıydı diye. Lakin ses seda yoktu. Hırçın bir yolcu edasıyla bensizlik içinde ve sessizlik içinde yoluna devam etti. Karanlık geçmişini de gölgesinin heybesine işleyip hızlıca uzaklaştı berraklıktan, ışıktan. Son radde içinde ve vazgeçme hissiyatı altındayken “Son şans” verdi bu kendine…

“Huzur bu kadar zor bir şey mi ki ?” diye söylene söylene ve inançsızlığı altında tozlu yollarda ilerledi. İlerlerken çevresinde ki varlıkların kimyasına inermiş gibi çevresini irdeledi. Bir dilenci gibi yalvarıyordu, onu engelleyen kötülük huzmesine muhalefet ediyordu…

Ediyordu etmesine de ne çare. Karabasan onu bırakmıyordu. Kara kaplı kalbi bir türlü himmetlenmiyor, aydınlanmıyordu. Bu gereksiz hayatıyla savaşı, barışa çevirmek isterken yine savaşın içine düşüyordu. Vazgeç dedi kendine ve bu sefer yüzünü değil sırtını güneşe verip o harabesine geri yol aldı…

“Huzur” dedi o adam, bize haram. Sen, doğ ve yaşa ve de öl. Dert, kahır bizim, ateşi avuçladığımız bu eller bizim, pislikleri içini akıttığımız bu kalp bizim. Huzur senin neyine gerek, bitirme derdi kendini bitir. “Huzur” kulak ver bana, dinle beni ve terk et beni esir alan nefsimi.

Yavuz TANRIVERDİ

06.03.2009

4 Mart 2009 Çarşamba

Hayatın esareti ve göremediğimiz sonuç





Hayatın esareti ve göremediğimiz sonuç
Gözyaşı yanaklardan süzülür ve damlar ya yere... İnsan da içinde ki zifirden, zehirden, küfürden öyle sıyrılıp düşmek yani akmak ister. Dayanılmaz hal alır nefsin oyunları ve yapılan günahların acısı. Gözyaşın durmaz bir zamandan sonra, ne yapacağını da bilemezsin. Yalvarırsın, yakarsın ve yine ağlarsın. Hasan El Harakani (K.s.) hazretleri hırkası hatırına diyerekten araya aracı sokarsın bazen. Rabbimiz duyar bizi tabi ki. Ama öyle günahkâr dil ve öyle riyakâr kalp barındırırız ki vücudumuz da sesimiz, odamızın duvarlarını aşamaz günah çemberi yüzünden. Yaptıklarımıza nedamet getiririz, tövbe ederiz ve Allah dostu bulur ondan himmet isteriz. Hikmeti bol rabbim himmeti süzer, merhametini saçar. Bizde nasipleniriz çirkin halimizle. Rahman, tertemiz yapar çirkinliğimizi, güzelleştirir kalbimizde ki Yunusça sevgiyi.


Hasret duyarsın gönlünde, ufukları süzer ve yakarsın içini. Büyüklere danışır yolunu anlamlı ve sağlam kılarsın. İmam Rabbani (K.s.) "Büyüklere danışan büyük yol aşar" diye boşuna dememiştir. Yazılması zor bir mana âleminde dolaşmanın keyfine bürünmeli vücut. Cennet bahçelerinden muhabbet duymalı. Bahçede ki çiçeklerin nurundan nefes çekmeli. Huzur bulmalı, isyanı elinin tersiyle itmeli ve seçmeli Canan'ı. Kişi, başkasında kötü bir hal gördü mü ve o kişinin kötü yönüne bakıp kızıyorsa durup düşünmeli ve dönüp kendine bakmalı. Kendinde var ki başkasın da görüyorsun düşüncesini şekillendirmeli içinde. Ve ilk önce kendinden başlamalı yap-bozları düzeltmeye. Çok ince bir nokta ve değişik bir bakış açısı ama kalbin bu şekilde aydınlanmalı...


Bir gün bir adam İbrahim Bin Ethem'e (K.s.) gelir ve "Ben çok günah işliyorum ve bu günah işleme arzusu benden gitmiyor" demiş. İbrahim Ethem'den (K.s.) yol göstermesini istemiş. İbrahim Ethem (K.s.) de ona şunları yaparsan çözüm bulursun der ve saymaya başlamış...

1-Allahın verdiği rızık'ı isteme, reddet

—Adam: Bu nasıl olur, böyle bir şey yapamayız!

2-Allahın olmadığı bir mülkte günah işle

—Adam: Onun sahip olmadığı yer mi var ki!

3-Allahın olmadığı bir yerde günah işle

—Adam: Onun olmadığı yer mi var ki!

4-Azrail’den müsaade iste, ibadet için

—Adam: Kime müsade etmiş ki Azrail!

5-Öldüğünde Münker ve Nekir'in sorularına cevap verme

—Adam: Hayda, olur mu öyle şey!

6-Mahşer günü günahlarını at, sakla

—Adam: ...

Adam artık dayanamamış, pes etmiş. Rabbin olmadığı, sahip olmadığı yer mi var. Onun bizi gördüğünü ve bildiğini bildiğimiz halde nasıl günah işleyebiliriz. Adam, İbrahim Ethem'e (K.s.) fırsat vermeden kendi sorusunun cevabını kendi veriyor ve o kötü duygusundan vazgeçiyor. İnce bir nokta da burada gizli. Rabbin yarattığı kuldan, kulun büründüğü anne, baba, amir, eş, dosttan korkarız ve çekiniriz de bize her şeyi veren ve bizi gözeten ve de bizi herkesten daha fazla seven Yaratıcımıza ne saygı duyarız ne de korkarız. Korkarız diye deriz ama dilimiz ile ikrar edip kalbimizle tasdik etmeyiz. Ne gafletteyiz, ne riyakârlık içindeyiz. Nefsin oyuncağı, şeytanın uşağı olmamak için İbrahim Ethemin (K.s.) sorduğu 6 soruyu kendimize soralım, belki kendi sorumuzun cevabını kendimiz veririz...


Gaflet dedik ya gaflet. Ne melem şeydir o. Günahta senin dostun olduğu gibi sevaba da karışmak ister ve karışır da. Allah'ı anarken bile kalbin başka âlemlere dalar ve sendekileri de alıp götürür farkına varamazsın. Kalpte 79 çeşit gaflet vardır. Bunlar bildiğimiz tarzda kumar, zina, içki v.s. değildir. Daha da tehlikeleri olan kibir, şehvet, riya, gurur, kin, asabiyet, sabırsızlık, asilik, nefret v.s. dir. Bunun çözümü inşirah’tır kısaca. Ve bolca ibadettir. Kalbi gafletten temizlemek için ve kara lekeleri yok etmek için devamlı Rabbi zikretmeli, zikrin şükrünü de bilmeliyiz. Gavsi Sani Hazretlerinin (K.s.) sözü olan "Gaflet, bizle konuşurken bize sırtınızı dönmenizdir " bilincinden uzaklaşmamalı ve gaflete düşmemeli yani sırtımızı dönmemeliyiz. Allah'ı anarken dil ile kalp ile başka yerde olmamız gibi. Kalp zikretmeli Yaradanı. Kalpte tek Allah sevgisi yer almalı ve O ile doldurulmalı kalp. Ama öyle gaflet halinde ve öyle günah halindeyiz ki, Allah’ı anmak için oturduğumuzda bile bin bir türlü âleme dalıyoruz. Bunu aşmak için dua istiyoruz. Araya aracı koyuyoruz. Allah ı istiyoruz. Allah a ulaşmak için Allah dostu arıyor ve ona bağlanıyoruz. Hepsi Allah rızası için, hepsi Rabbimize iyi bir kul olmak için. Hani elektrik gelirken bir trafo ya geliyor ilk, sonra evlere 220 V olarak geliyor ya. İşte Allah dostu da trafo görevi yapıp hem bizim Rabbimize ulaşmada aracı bir kurum oluyor hem de gelecek belaların ve hayırların bize ulaşmasında orantılı bir rol oynuyor. Allah onlardan razı olsun...


Tövbe etmeliyiz isyankâr ve şükürsüz davranışlarımıza. Aslında sadece günahlara tövbe edilmez, edilmemeli de. Yapılan amellerden önce ve sonra da yapılır. Yaptığın amelin ihlâslı olduğunu nerden biliyorsun da güveniyorsun. Görevini layıkıyla yaptığını nerden biliyorsun. Ne böbürleniyorsun yaptığın amellere. O yüzden tövbe şarttır. Tövbenin her hali şarttır. Rabbimiz tövbe edenleri sever, bunu bilmek gerektir. İnsan bilmediği bir şeye yorum getiremez, tanımadığı bir şeyi ifade edemez. Ölümü seçemez, ölümü ölmeden bilemez. Ölüm, sonsuzluğun başlangıcıdır. Ama son raddeye kadar göremeyiz bu sonsuzluğu. Bir yakınımız ya da komşumuz öldü mü en fazla 1 ay hatırlıyoruz. Sonra HAYAT esir alıyor bizi ÖLÜM de salıyor. Beş paralık kumaş görüntüsünde ki hayattan medet umarız. Son nefeste tövbe gelir aklımıza lakin iş işten geçmiştir farkına varamayız.

Sevgisiz gönül meyvesiz bir ağaca benzer.
Allah rızasız yapılan işte nefsin girdabına düşer.

Hayata kapılıp sevgimizi kandırmacalara sunacağımıza, sunalım kalbimizin iyi kısmını ve esaret altına alalım kötü duyguları. Çok kişi olduğumuz bu âlemde bir izden bir yoldan bir yere gidelim. Gittiğimiz yerde de Allah’ı isteyelim ve sevelim ve de analım. Çünkü Rabbimiz “ Siz beni anın bende sizi anayım” demiştir. Ve bizi, bizden daha çok sevmiştir…


Yavuz TANRIVERDİ

04.03.2009