16 Mart 2009 Pazartesi

Huzur Arayan Adam




Eskilerden bir hikâye anlatılırdı...

Bir zamanlar bir adam varmış çirkin mi çirkin ve gaddar mı gaddar. Heybetinden gölgesi dahi korkup kaçar, saklanırmış. Acınası bir kalp ile yaşayan bu adamın acıması da yokmuş.

Bir gün sıkıcı hayatından sıkılıp hayatında hiç hissetmediği ve görmediği bir şey olan huzur'u aramaya yol almış. Elle tutulur mu, görülür mü, yenir mi bilmiyor, idrak edemiyormuş. Hiç sevmediği güneş eşliğinde, güneş yukarda adamımız yer ile iştigal eşliğinde yola koyulmuş…

Yolda hiç haz almamış güneşten, kendisine sıkıntı verdiği için. İdraki peşinde ki karanlığından daha acınası durumda olduğu için, pirinç tanesi büyüklüğünde taşları eline alıp güneşe atmaya çalışıyor bu adam. Alnından sarkan ter damlalarına yol açtığı için. Tercihini gölgeden yana kullansa da gölgesi arkasında kalıyor bir türlü önüne geçmiyor, geçemiyordu. Siyah olan içi daha da kararmaya yüz tutmuştu bembeyaz huzur yolunda.

Nefesi zorlamıştı onu, uzun zamandır böyle yorucu bir yolculuğa çıkmadığından. Ağaç altında uzandı kaderin getirdiği yorgunluk vardı üstünde ve merhametsizliğin götürdüğü sima yoktu acımasız hayalinde. Düşünceye daldı hazır bağdaş konumuna düşmüşken ve beynini boşluktan istifade, bir şeylere nazır etmişken. Düşündü, anlatamadığı ve anlayamadığı ve onu idare eden dengeyi. Bakıp, görmüyordu; yaşıyor, tat alamıyordu; kendini akrep sanıyordu ama kendi kendini yok edemiyordu. Uçurum eşiğinde fırtınaya tutulsa da bir türlü yardan aşağı düşmüyordu.

Hayatının rengini yalandan da olsa açmak için yürümeye devam etti, nefesi hırıldayıp dursa da. Güzergâhı mı şaşırdım deyip kendine sordu, durdu ve geri bakıp sordu yine kendine.

—Acaba! Yok yok, devam...

İstediğini ulaşmadan önce hayal etti ilk olarak. Hiç görmediği hiç bilmediği ve hiç hissetmediği bir şey'in hayalini hayal etmek! Çok garip ama imkânsız değil dedi içten içe. Anılarını ruhuna fısıldadı, film şeridi gibi geçti duvarlara sığdıramadığı kini. Bu karanlık çizgilerle nasıl hayal kuracaktı onu da bilemiyordu. Harabeler içinde koca bir saray oluşturması gerekti, aslında ona küçük bir oda da kâfiydi...

—Hatırla, dostum hatırla. Hatalarını hatırla, mağlubiyetlerini hatırla, kaçışlarını hatırla, yok ettiklerini hatırla...

Hatırlama çabası içersinde beyninde geri geri giderken ayakları ile adım adım ilerliyordu. Az bir yolunun kaldığını düşünüyordu ve daha sık hareket ettiriyordu bacaklarını. Bir su kenarına geldiğinde duraksadı, suyun berraklığından etkilendi. Suyun üstünde gezinen yaprakları seyretti, dibinde sallanan otları seyretti. Bekledi, çok bekledi. Acaba dedi tekrardan ve içini dinledi, uyanacak bir ışık ve tavır olacak mıydı diye. Lakin ses seda yoktu. Hırçın bir yolcu edasıyla bensizlik içinde ve sessizlik içinde yoluna devam etti. Karanlık geçmişini de gölgesinin heybesine işleyip hızlıca uzaklaştı berraklıktan, ışıktan. Son radde içinde ve vazgeçme hissiyatı altındayken “Son şans” verdi bu kendine…

“Huzur bu kadar zor bir şey mi ki ?” diye söylene söylene ve inançsızlığı altında tozlu yollarda ilerledi. İlerlerken çevresinde ki varlıkların kimyasına inermiş gibi çevresini irdeledi. Bir dilenci gibi yalvarıyordu, onu engelleyen kötülük huzmesine muhalefet ediyordu…

Ediyordu etmesine de ne çare. Karabasan onu bırakmıyordu. Kara kaplı kalbi bir türlü himmetlenmiyor, aydınlanmıyordu. Bu gereksiz hayatıyla savaşı, barışa çevirmek isterken yine savaşın içine düşüyordu. Vazgeç dedi kendine ve bu sefer yüzünü değil sırtını güneşe verip o harabesine geri yol aldı…

“Huzur” dedi o adam, bize haram. Sen, doğ ve yaşa ve de öl. Dert, kahır bizim, ateşi avuçladığımız bu eller bizim, pislikleri içini akıttığımız bu kalp bizim. Huzur senin neyine gerek, bitirme derdi kendini bitir. “Huzur” kulak ver bana, dinle beni ve terk et beni esir alan nefsimi.

Yavuz TANRIVERDİ

06.03.2009

Hiç yorum yok: