6 Kasım 2009 Cuma

Şiirsel Cellad





Yoğun olan duygular nasıl ifade edilir?
Patlamaya hazırken bir tek kelime sunamamak nasıldır?
İçinden, "Sevgiymiş, pehh!" dememize ne sebep olabilir?
Aynanın karşısında "Senden nefret ediyorum" nasıl denilebilir?
Sorularla boğuşulurken nasıl nefes alınabilir?
.......

Sistemin fatihi sorunlarla boğuşurken, fikirlerini satırlara döken sessiz dertlerimin katili olma yolunda ilerliyor çırpınışlarım. Dişlerimi sıkmak çaresiz kalır, yumruklarımı kusan kollarım karşısında. Masum değiliz hiçbirimiz, savaşın ortasında kalmış tertemiz bir bedeniz. Kurşunlar sıkan basiretsiz bir aletiz, samimiyetini baruta satan mermiyiz, hastalıklara antibiyotik olmuş yılan zehiriyiz. İrtifa kaybeden fırtına, edebi rafa kaldıran kulaktan kulağa fısıltıyız…

Pencereyi açınca uzattık elimizi sıska hayata. Keskin hava tafra yaptı savurdu kasabın kucağına. Parçalanmamak için mundar ettik doğrularımızı, yanılgılarımızı saçtık, seçtik mikroplarımızı. Kaçınca batan geminin şiirsel cellâdından, süzüldük semaya. Rüzgârın hiddeti, güneşin şiddeti ve kâinatın sonlu emaneti karşıladı aciz neferi. Nefesi kesilmiş aciz nefer terini silmeden anlamayacaktı yorulduğunu. İşini gücünü ömrün girdabına sardı, huzurunu buram buram kokan şair ruhuna sattı ve inzivaya çekildi görkemli bakışlar altında.

Usulca ilerledi, sanki özür diler gibiydi bastığı toprağın tohumundan. Uzundu yolu, bilekleri zincirli, sırtında kamburu vardı. Kördüğüm olmuştu kalbi, sakindi belirsizliği, uçsuz bucaksız çöllerde yürüyordu sanki... Bir yudum suya muhtaç, muhtaçlığı ondan daha aç. Saklanıyordu hedeflerinden, terk ediyordu bilgilerini, anlamsızlaştırmak istiyordu kendini. Fersiz gözlerini buruşturuyordu tahammülsüz kolları ile, tevafuk eseri ile bile karşılaşmak istemiyordu gölgesiyle. Bileklerini birleştirmiş ilerliyordu acılı yollarda, bedenini kurtarmak için, beklide satmak için...

Yanılmış kılavuz seçeriz kimi zamanların en zor anlarında. Yoğurur bizi, fıtratımızı bencilleştirir, duygularımızı hissizleştir bu her iki ucu zindana çıkan kılavuz. Boğuşuruz onunla, dört yol ortasında düello için randevu veririz, insan sürüsü eşliğinde 3'e kadar sayarız ve çekeriz açlığımızı saliseler içinde. Ve mutluluğu öldürürüz sinsice, 2 de çekeriz tetiği çünkü. Kazarız kuyuyu, gömeriz tahriklerimizi ve kelimelerimizi. Örteriz üstüne mazilerimizi ve kahırlarımızı. Ve dikeriz en başa çiçek niyetine kasvetimizi...

Mücahit gence sorular başlar o vakit. Sorulardan sıkılır, kaçar umutsuzca kölelerin sultan olduğu köyün birine. Gün dönümünde tüm sevgilerini kapıda bırakır bu genç. Özlü sözleri silgi ile toz duman eder, Sadığın sıddıkı olmak için bayat ekmekleri çorbasına katık yapar. Son bir nefes alır ve yatar yarı ölümün kucağına...

Aynaya bakınca bende olan asıl ben'i görünce irkildim ben. Nefretimi esir etti, saçmadı budalaca bu beden. İçinde ki zifiri nurlandırmak için çok çabaladı bu şuurum. Yılların getirdiği ve kalemin hoyratça çizdiği ben'i anlattı bu ruhum...

Soruların cevabı anlamsızdı ve doğruyu göstermeyecekti biliyordum...

-Neden sordun peki?.. Dedi unutkanlığım ve anılarım. Dedim cevaben;

Karanlık odada görebilmek ve bozuk yolda süratle gidebilmek içindi bu sözlerim... Sıradan bir şairim ve fazlayım bu garip cümlenin öznesinde. Kapatın gözlerinizi artık, kaybolmam gerek artık bu şiirsellikten…


11.10.2009

Yavuz TANRIVERDİ-Osmanli

Susan Kalem





Zerre kadar hayat,
Anlamını görmeyene…
Zamanı bilmeyene…
Gölgenin perdesini çözemeyene…

Eskiden çiçek açardın
Şimdi dalların devrilmiş…
Leyla’ya benzerdi mizacın
Mecnun’u karlı dağlarda eritmiş…
İlham olduğun şarkılar susmuş,
Kafiyeler ahengini yitirmiş…
Hak yolunda nefsin galip gelmiş,
Biricik namazın incinmiş…
Ama dostun varmış senin,
Bilmiş,
Duymuş,
Görmüş,
Ve de sevmiş…

Susan kalemdi,
Mızrak oldu saplandı…
Oldu katil,
Cisminde 1 neşterdi o
Kesti, biçti,
Geride kaldı 2 yabancı…
Rastladığın insanlara ne söylersin,
Nedir sende ki bu sancı…
Ayrılık mı desem,
Yoksa yalnızlık mı ?
Bitmez çektiğin bu acı…
Nesline kurban,
Üzülme…
Acına da ortak var
Yalnızlığına da yoldaş var
İşte ben gardaş hancı…

Zerre miktarı hayat,
Anlamını bilmeden gidene…
Ruh’un sözünü dinlemeyene…
Dost’un tebessümüne gelmeyene…

22.10.2009

Yavuz TANRIVERDİ-Osmanli

Bir "Hain Kurt" Hikayesi






Hain Kurt

Kurttan korkan üç küçük domuz yavrusu, kendilerine ev yapmaya karar vermişler.
Nif-Nif, evini sazdan, Nuf-Nuf ise tahtadan yapmış. Naf-Naf onlara karşı çıkmış.
''Siz aklınızı mı kaçırdınız? Evinizi tuğladan yapacaktınız. Kurt gelip de onları yıkınca görürsünüz. '' demiş.
Kurt ormandan çıkmış, Nif –Nif’in evine gelmiş…

Ve Kürt dağdan inmiş, Türk topraklarına girmiş…


Acayip ağır konuşma havasındayım aslında. Az daha edepsizleşeyim, kusacağım zifirimi bu kırmızı noktalı çocuklara. Lakin edepsiz değiliz edebi bilmeyenlere karşı da olsa…

Tilkinin dönüp durduğu kürkçü dükkânı önünde, kendini Kürt diye nitelendiren ama milleti olmayan dağ sıçanı görünümünde ki göbekli, çirkin, göğüsleri sarkmış, meymenetleri onlardan kaçmış, nurları yüzlerinden akmış bir çapulcu sürüsünü gördüm. Gördüm ve edebimin önüne sürgü çektim. Nefretimi ilettim ağızlarıyla "Demokrasi, özgürlük, barış, kardeşlik" gibi dışı sulu boyalı içi linyit kömürüne dönmüş laçka sözleri söyleyen dürzülere...

Açıla açıla üstlerinde donla kalan düşüncelerin bezirgânlığını yapan kişilere seslensekte, kıvırıp kıvırıp kaytarıyorlar omuzlarında ki yüklerden. Türk sözüne ve Bayrağına tahammül edemeyen Türk'lerin cirit attığı bir toplumda yaşıyoruz artık. Tahammülsüzlükleri ellerinde ki maddiyatın kaçma korkusu veyahut sırtlarını yasladıkları çıkarların uçma korkusudur. Korkularıyla baş edemeyenlerin yaptıkları şey ya kaçmaktır ya satmaktır. Bir kaç gemi, bir kaç yat ve bir kaçta ithal kadınla satışa geçilmiş ve 2.yolun başına adım atılmıştır. Hadi hayırlı olsun...

Gündüz karşında esnaf gece olunca keleşi almış eline diyor savaş. Amaçları yok, göbekleri çok, zihinleri cehalete tok. Saman gibi çok yer kaplayıp bir kıvılcımda harlanıp saniyelerde yok olan bir güruh. Savaş mı Barış mı? Yoksa Hainlik mi ebediniz…


......................




Pis ayaklı, riyakâr düşünceli, hain bakışlı, yavşak hissiyatlı yaratıklar olarak girdiniz toprağımıza. Size insan diyen ya kör ya saf ya da düzenbazdır. Sizi güdenler illa ki uyuklayacak. O zaman çıkacak Kurt başlı tuğlar ve dişler...

Bu ülkede bir yere gelebilmek için terörist olmak lazımmış. Çık dağa,3 ay yaşa, gel teslim ol, hiçbir suça karışmadım de, sonra devlet sana iş versin. Aş versin, birde koynuna kadın versin. Hayır, akıllı uslu dursalar ne ala. Ekmek yediği kaba pisliyorlar her şeye rağmen.

Terörist diye bizim önümüze atılan o paçavralar, kıçlarında ki sivilceyi patlatmak için eğilemeyecek çürüklükteler. Bu oyuna kanan ya mal’dır ya da bu işten çıkarı olan bir yavşaktır.(Pardon edebi aşmamak gerekti değil mi?)


Barış, taviz vererek, peşkeş çekilerek kazanılıyorsa susmak, hesap sormamak daha iyidir. Akabinde şunu da belirteyim; hesap sorulmadı diye tepki verenler oldu, hala da oluyor. Hesap soruldu, sorulmaya çalışıldı zamanında. Lakin şuanda ki hükümet ve onun zihniyetinde ki şahsiyetler, hesap soranlara Faşist olarak ifade etti. Kimileri Hitlere benzetti, kimileri ırkçı dedi. Bu hesap sorulurken, hesap soranlar arasında Lazda vardı, Çerkezde vardı, Kürtte vardı, Gürcüde vardı, vardı da vardı... Irkçı diyenler bunu görmezden geldi. Şimdi birileri susmakla, hesap sormamakla suçluyor. Barış dediğiniz böyle bir şeyse, şehit katillerini Devlet töreni ile karşılamaksa, techirde olan aponun her dediğini yapmaksa ben Susmam birader. Sustururum yeri gelirse. Faşist de diyebilirler hiçç gocunmam artık...

Hain Kurt hain Kürt hikâyesine dönüştü. Aman haa! Kürt derken asla kardeşlerimizi ifade etmiyorum. Kürt vasfıyla hainlik yapanlardan bahsediyorum. Benimde çok Kürt dostum var ama hiçbiri hain değildir. Mesele hainlikse Türkler şuanda en alasını yapıyor kendi milletlerine karşı. Zaten bu ülkede “Hain Türk” hikayesi anlatılmaya başlanırsa bu ülke de yaşanmaz olmuş demektir…

Bu devleti yönetenler! Layık olduğunuz çukuru elbet bir gün alacaksınız. Burada rahat yaşayın, ölümünüz ve ebediniz nasıl olur bilemem. Bu ihanetin hesabını nasıl vereceksiniz bilemem. Bu dünyada rahat yaşayın da ahirette o kadar şehidin hakkını nasıl vereceksiniz, onu da bilemem. Bildiğim tek şey yanlış yaptığınızdır…

24.10.2009

Yavuz TANRIVERDİ-Osmanli

13 Eylül 2009 Pazar

Masivadan Kurtulma Çabasındayım




Tutunduğumuz dallar bizi kaldırabilecek güçteler mi? Saklandığımız ağaçların gölgeleri değerimizi biliyor mu? Vaktin kısa olduğunu fütursuzca düşünen akıl, gerçekliği idrak edebiliyor mu?

Soru soru soru... Cevabı ne ben verebilirim ne de listeleyebilirim anlamlarını...

Mutlu olma çabasında hatalara bürünürüz, kusursuz ve sınırsız şeyler isteriz. Göbeğimizin büyüklüğünden, yüksek dağlarla arkadaşlık ederiz, elini uzatan küçük hedefleri de elimizin tersiyle iteriz. Gayret etmeden değerimizin biçilmesini isteriz, yediğimiz tokatın tepkisi olan gözyaşını görmeden de çekip gideriz. Tamamen mutlu olmak, kusursuz yola saçılmak hiçbir insan da olmaz. Düşlerde kavuşulamayan hatıralar kolay anlaşılmaz. Suallerin cevabına kopya çekilerek ulaşılmaz. Sevginin sonucuna sırt dönülerek varılmaz. Vakti, ne kadar çevirirsen çevir, akrep ve yelkovan dışında sana yeni bir sonuç çıkmaz.


Hissizliğin ne kadar kötü bir şey olduğunu bilmediğin için çok kolay geliyor sana bazı tepkiler. Çözümsüzsün, sonuçsuzsun, kararsızsın... Kararsızlık insanı uçuruma götürür, çözümsüzlük alır uçuruma getirir, sonuçsuzluk elinde olan aklını yer, bitirir. Dikkat et, dik dur, yolunu seç ve sırtını bana yaslama. Başıbozuk bir ipin ucunu tutuyorum, ne sağım belli ne solum, ne yolum belli ne tavrım. Uzak dur benden, ben senin katilin olamam...

Her şey göründüğü gibi değildir, her görüleni de her kişi farklı yorumlar. Ben görünenin arkasındakini görmeye çalışıyorum. Senin baktığın bir resimde ben değişik şeyler görürüm, sen gördüğümü kavrayamazsın. Sen sevgimi anlayamazsın. Sen duygularımı taşıyamazsın. İçimde ki ben olan sen, sen hiçbir şey değilsin. Set çekebilirsin benliğimle sevgime, tekte geçemem seni biliyorum ve karşında acizde kalıyorum kimi zaman... Ama beni yenemezsin...

İnsan ne yaparsa kendi eliyle, diliyle, beyniyle yapar. Kader vardır ama onu yönlendiren sende varsın. Bir şey olunca alın yazısı diyemezsin. Veyahut tepetaklak olunca, bohçanı alıp gidemezsin. O yazıyı sen şekillendirirsin ancak. Kaçma, savaş, şekillere takılma, bekle. Sınav sonucunu bekleyen öğrenci gibi ol. Ama sonuç ne olursa olsun kalmayacağını da bil.

Gerçeklerim, düşüncelerim, hislerim ve içimde ölmeye yüz tutmuş pesimist canavar... Mutsuzlukla mutlu olma devrini buruşturup attım toprak altına. Yalnızlık tarafımı sattım bir bakışlık batına. Mutluluk rüzgârı, es ve getir uzak diyarlarda ki mutluluk tebessümlerini, gülücüklerini, sevinçlerini. Kelimelerim tükenmeden yetişiverin. Hesaba çekildiğimde mutlu olmak istiyorum...


Her sonuç başarılıdır, çünkü sonlanmıştır. Mutlu olmakta, mutsuzluğa adım atmakta, mutmain olma yolunda çaba sarf etmekte sonuca yönenilmiş bir ifadedir. Çabanın başarısını senin bakış açın belirler. Bakış açın durumuna hükmeder. Hüküm, çizilmiş şekilleri sen istemesen de siler. Hiçlik, satır arasında ki, gelip geçici ölümü kabullenirse sıyrılır bedenin senden. Ölüm ile insan ölmez, senin kullandığın araç olan beden gider, geriye sen kalırsın. En çok zoruna giden duygu olan hiçlikle baş başa kalırsın, irkilirsin, uçurum kenarına savrulursun, dayanıksız, desteksiz kalırsın. Elinden tutacak bir kurtarıcı ararsın, ağlarsın, kaçarsın, saklanırsın, yanarsın, ümidi gözlerinin yuvasında saklarsın, keşkeleri aklının zindanlarında yankılandırırsın, duayı, lal olmuş dilinin çaresiz çırpınışlarına katarsın. Sonucun önündedir artık. Başarılı mıyız ki? Cevaplayamazsın…

Soru soru soru… Cevapları çok ama anlamak zor, anlaşılmak zor, anlayabilmek zor, anlatabilmek zor. Günahın boyunduruğundan kurtulmak, yerin karanlık patikalarından ışıklı yola yönelmek için cevap aramayı bıraktım artık. Yorgunum, küfürbazlığın pasından, yaslı gönlümün kara zifirinden, yaşlı gözümün nemli hissinden yeni kurtuldum. Kadere boyun eğdim. Ama yolumu da ben seçtim. Suçluda benim, cezayı hak edende benim. Şiirin kafiyesiz beyiti de benim, fakir çocuğun içten dileği de benim. Ben fakir, cahil, çaresiz bir insanım. Ben, olgunlaşma yolunda ham bir insanım. Ve ben, masiva’dan kurtulma çabasındayım…


11.09.2009

Yavuz TANRIVERDİ- Osmanli

3 Eylül 2009 Perşembe

30 Ağustos 2009 Pazar

Osman Öztunç-Düşümde Gördüm Seni

Yavuz Selim İlahi Grubu

Rahmet Kapısı





Kalemi ele almak zor oldu, uzun bilmezliklerin sonrasında ve güzel bir ayın arefesinde…

Yıkık binaların sessizliği ve yalnızlığı gibi kasvetli ruhum. Çıkmaza girer gönlüm, açmaz artık, dikenlere bulanmış bu tekçe gülüm…

Gül Tanem!

İhsan ile yönelinen kalpte kasvet ne arar. Nefes boldur, aşk yoludur, yol bereket saçar. Halvetim, çirkinlikten ve ayrılıktan uhuvvete kaçar. Bir damla gözyaşı sel olup aşka akar. Evliyaullahın bir duası, himmeti de yar olup, kucak açar.

Bir Tanem!

Bakmak ne çare, izlemek şahane. Gönülde fermana lüzum yok, ulaştırmaya çalıştırmıyor mu ki o güzel Rabb’e.

Boşluk geçici, huzur kalıcı. Hayat fani, ölüm yakın. Ölmek var, gitmek var. Varlığını bitirmek, yokluğu bilmek var. Yoklukla dirilip, varlığa varmak var. Varlığa şükredip, varlığı vereni görmek var. BİR’i sevip, O’nunla “Bir” olmak var…

Can Tanem!

Hissiyat derin, anlamı zor, anlamsız yaşamak loş. Hidayet engin, ilim derin, ibadete koş. Aşk gerekli, ömür kısa, Rab yakın, durma koş. Yetiş zamanın sahibine, nefsin efendisine, nefesin esintisine, zambağın tikenine, rüzgârın titreyişine, âlemin Mevlasına… Durma koş, durmak bilmesin bacakların, yorulmak bilmesin kalbin, hazır kıta olsun sabrın, şükretsin nefsin, hayr etsin benliğin. Her sonucu hayr bilsin, her bildiğini Rabbinden bilsin bu kendin. Çünkü her zerre de Rab vardır, bunu idrak etsin aklın…

Nur Tanem!

Kadim dost, başlangıcı olmayan Mabud ve sonu olmayan hudud. Can parem; eşsiz nimet, doyulmaz şerbet, varılması istenilen hedef. “Ya Rabbi” deyişimize “Ey Kulum” diye cevap veren rahmetli Er-Rauf (c.c.). Her düşüşümüzde bizi ayağa kaldıran ve affeden, tövbeleri kabul eden Et-Tevvab (c.c.). Tek, kusursuz, güzel ve noksandan münezzeh El-Kuddüs (c.c.). Doyulmaz sana, kelimeler yetmez Nurunu anlatmaya. Toprağı tohumla buluşturup, tohumu çiçeğe büründürüp, çiçeği arı’ya katıştırıp, arı’dan bal veren, nimet veren Er-Rahman (c.c.)’a şükürler olsun…

Muhabbetten Muhammed (S.a.v.)’e yol alan rahmet kapısında durduk sırayla. Yalan ve kovuculuğu çevirdik doğruluk ve vefaya. İftira ve itham etmeyi de çevirdik sevgiye, hoşgörüye. Çevirirken ne maddi ne manevi bir pay biçmedik nefsimize. Çünkü İlahi Rahmetulah çevirdi bizi gerçeğe.

Gül Tanem! Bir Tanem! Can Tanem! Nur Tanem!!!

Güneş’i ay’a dönüştüren ve karanlığı ışığa çeviren Rabbim. Tane olduk saçıldık aşkından. Gülüne tiken olduk, canına kan aldık, birliğine ikilik kattık, nuruna leke saçtık. Rahmeti bol olan Sen. Bizleri affet, lekelerimizi temizle ve bizi bırakma…

24.08.2009

Yavuz TANRIVERDİ-Osmanli

7 Ağustos 2009 Cuma

Korkunun zemherisi





Korku!

Aşılması zor bir duygudur, korkunun kaynağını çözüme kavuşturmadığın sürece. Belirsizliğin tanımlanamadığı her an kalp, atış şiddetini biraz daha artırır. Streste o an'a ızdırap üstüne ızdırap getirir. Sükûnet e varılmaya çalışılsa da, ulaşılamaz. Telaşa mahal verilerek, kaybedişler kazanılamaz. Aklını kendine sakla, sözün ehline yaklaş. Karabasanından uzaklaş, seni yenmek isteyen duygularla da inatlaş...

İsyan etmek haddimize değil hatta hakkımız değil. Hakk'ı ara. Hakk'ı bil. Hakk'ı bilen hakkını her zaman alır. Ada ömrünü seni sevene, seni bilene, seni görene. Bitirme benliğini, ağartma saçlarını, yakma canını, akıtma gözyaşlarını. Sev! Sadece sev. Yükleme hafızana hatıraları ve geçmiş yılları. Olmadığına değil, var olduğuna inan. Kabullen bitiremediğin ve devamlı tekrarladığın keşke'leri. Uhdeleri pişmanlıklara büründürmeden pas ver geleceğe ve seni ilerletecek ve nefes aldıracak olan Rabbine...

Kısa zamandan hüznü çıkardı geceler. Kuru yapraklarla sessizce döküldü gitmeler. Kâbuslar birbiri ardına dizilmişler, patlamak için sıra bekliyor fitneler. Yansımalarda ki çirkin ben değilim. Beklediklerim acı ise ben onları istemiyorum. Sessiz olmasın odam. Sessizlik, sensizlikle daha da öfkeye bürünür. Siyah renkler kalbimin olmazına dönüşür. Karalıklar içinde hatalara dönüşmeden kurtarılmayı bekliyorum...

Lütfen!
Gözlerim açık, damlatmayın suskunluğu.
Yasaklayın konuşmamı,
Cesaretlendirmeyin durgunluğu.
Kötü adam ilan edin beni,
Kabullenmeyin huzursuzluğu.
Nefsimi esir edin açlığa
Başaramasanız da, deneyin kusursuzluğu.


Durdum, bekliyorum beni ürküten yalnızlığı. Hissiyatım tedirgin, kalbim sancılı, gözler tehditkâr, anlamsızlık belirgin. Hızla ilerlemek sadece nefes alış verişimi sekteye uğratıyor. Durmak vaktimi bozuk para gibi harcıyor. Bedenim kış'a girmeden yaz'a kulaç atıyor. Ruhum savaş halinde, kötülükten, pislikten kaçıyor.

Ve bu ben! Korkuyor!

Pandoranın kutusu boş vermişlikle açıldı. Korkular yanlışın arkasına sığındı. Boş vermişlik halinin bir sebebi var elbet. O duyguyu ortaya çıkaran bir neden. Boş vermişliği bırakıp sevmeyi denemek gerek, korkuları atıp, kurtulmak gerek. Hem ruhun rahatlar hem bedenin. İnsanı sev, hayvanı sev, bitkiyi sev. Benim gibi sivrisineği sev. Sivrisineği severken, onun arkasında ki Yaratıcıyı sevmektir maksat. Olanın arkasındakini görmektir amaç. Maşuk olmaktır amaç, aşığın yanında. Bize de bir ara maşuk geldi geçti. İzini, tozunu bırakıp gitti. Ondan kaldı bu duygu ve ifade ediş şekli. Korkunun zemherisi…


Korkuyorum!

Ben, beklemekten, saklanmaktan, yalnızlıktan, karanlıktan, yalandan, susmaktan, iftiradan, beklentiden, şüpheden, yoldan çıkmaktan, korkaklıktan korkuyorum...

Ben, rızaya kavuşamamaktan, geri çevrilmekten, kabul edilmemekten, görememekten, sevilmemekten, son radde de kaybetmekten daha çok korkuyorum...

Ben, O'ndan korkuyorum. Ama bu korku haşyet şeklinde. Yani saygıdan doğan, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku duyma durumu bu. Ben O'nu sevdiğimden korkuyorum. Ve bu duygudan çok çok korkuyorum…

“Herkes korktuğunda kaçar. Yalnız Allahtan korkan yaklaşır”

Bir adam boyu uzağıma kadar gelen Rabbime selamlar olsun.

Ben seni seviyorum…

06.08.2009

Yavuz TANRIVERDİ

28 Temmuz 2009 Salı

Sana uzatılan Aşk yolunu yakala




Aldanmak değil yaşananlar, pişmanlık değil bu yazılanlar. Anlamanı beklerim beni içimde ki hain, sen terk edeceksin beni ama ben buradayım daim. Güçlü değilim, farkındayım. Ama zayıfta değilim zamana, canıma kan damlatan kerbelaya, bununda farkındasın. Dayanmakta zor biliyorum, ağır gelmesin kelimeler. Çocuk değiliz, büyüdük, sevdanın hüznünü gördük, duyguları cahiliye bölümüne bir adım daha sürdük. Huzursuzuz, mutsuzuz, fütursuzuz. Ama hiçbir şey gereksiz değildir, bunu da gördük.

Senin bildiğin güzellik cismaniyet ekseninde sıralanmış bir düzen değildir. Güzellik, sırtında hissettiğin el'dir. Özlemin getirdiği hıçkırıkla sarılmaktır. Gülün kokusunu içine çekip onu Yaratana kurban olmaktır. Dost aramaktır güzellik. Ne o sırtında ki eli ne o sana sarılanı ne de o gül'ü unutmamaktır. Eşgalimi çiziyorum sonunda; kurban olmuş kalp ile yoğruldum aşk’a. Rahmet ile savruldum bu bedende ki can'a.

Bilmiyorum ben ben’i, seçiyorum seçeneklerimi hatta seçeneklerimden de seçiyorum en derindekini. Bildiklerim zerre kadar, zerreler içinde tanecikler seçiyorum ve saçıyorum duymak isteyene, anlamayı dileyene. Mahrem ücra yerlerde, suretin süliyeti de görmek istediğin şekilde işte karşıda. Durma, kaçma geriye. Ne kaldı ki elinde, ne umdun ki eskide. Gözüm kapalı, kalem-kâğıt önümde, satırlar boş ve kalem isyana hazır. Eşgalimi çiziyorum ruhumun tekrar, ama ne yazık ki başlangıcı sonlandırır bu bahtsız durumum. Hiddetin acıya dönüşmeden, kanatlanıp uçmalı kâbuslara. Siz kazandınız demeli bu mahlûklara...

Kirlenmeden kalmak için çamurda çırpınmamak gerek. Yara için heveslenmemek gerek, acı güzellikle gelmiyor elbet, bu hengâme de aptallık etmemek gerek. Sağanakta susar yağmurlar, başlar telkin'e bulutlar. Kaçışır iki ayaklı varlıklar, ortada yapayalnız kalır cansız sandığımız canlılar. Bir sağa bir sola sürüklenir ağaçlar, rüzgâra kafa tutamaz yapraklar. Yere serpilirler çaresizce. Ayağa kalkmaya ne çare. Ezilirler, yok olurlar sessizce...

İnsan hep bir arayış içerisindedir. Eksik taşları zamanla yerine koymak derdindedir. Ama karşılaştığımız bilgiler hep sınırlıdır ya da biz öyle sanırız. Sonsuzluk eksenine girmeden çözmek isteriz derya'yı. Dalmaktan korkarız, dalıpta çıkamamaktan korkarız. Kötülükten sıyrılmayı deneriz ama kötülerle beraber gezeriz. Onların dumanı ensemizdeyken nasıl kurtarırız ruhumuzu yanlıştan. Hani sigara içilen ortamda bulunduğumuzda, içmesekte üstümüze siner ya sigara kokusu. İşte kötülük ve çirkinlikle böyle şekilde siner üstümüze. Leş gibi oluruz, yıka ki çıkarasın pisliği…

Boşlukta gezinipte sarılamadık mı uzatılan ip'e, cevapları sunamazsın seni bekleyen kan emicilere. Yaşarsın, yaşadığını anlatamazsın. Anlatamamanın nedenini bulamazsın. Uyku ve uyanıklık arasında sendelersin ve kaybedersin. İlerlemek istersin, önünde ki engelleri geçemezsin. Geriye dönmek istersin, bir süngüyle yere serilirsin.

—Yeter! Dersin.
Yetmez! Derler.
—Medet! Dersin.
Bizde Yok! Derler.
—Tövbe! Dersin.
Geç Kaldın! Derler.
—Ölüm! Dersin.
Hak! Derler.
—Çare! Dersin.
Çare Bizde Yok! Derler.

Tutamadın ya sana uzatılan o ip'i, sorarsın bu soruları ve alırsın bu cevapları. Sana uzatılan "Aşk" yolunu yakala, kaçırma. Düşme boşluğa, aldanma hoşluğa, sarıl dostluğa…


28.07.2009

Yavuz TANRIVERDİ-Osmanli

16 Temmuz 2009 Perşembe

Derya'ya dalmak ve Allah rızasını aramak






Derviş gibi aktardım hayatı zamana. Akıttım gözyaşlarımı bu bedenden cihana. Allah deyip her dem yanan yürek oluşturmak için daldım ben bu ummana. Velhasıl aradım doktor, derdime derman için. Dedim bende ki bu kötülük ne için? Derya'ya dalmak ve derya da boğulmak yapılan bir seçim. Daldım derya’ya, az gittim uz gittim, dağları aştım, kilometreler kat ettim. Allah razısı için gittim, rızaya kavuşmak için sevdim. Ve gördüm nur'un kaynağını...

Ahenkler içinde süzüldüm toprağa. Her adımım can alıcı, her nefes can yakıcı. Gönül dostu hissettirir aşkını kalbine. Duygu yoğunluğu lal ettirir diline. Gözyaşları duramaz artık, akar gider geçmişe ve batini de ki varamadığın Menzil'e. Zaman, duygularını dinlemeden ilerler, aldırış etmez derdine, fikrine ve sevgine. Ve dön der zikrine...


Biraz üzgünüm bu sefer. Her zaman ki gibi gerçi bu üzgünlük. Binlerce sevdalının hissettiği bir şey bu diyorum kısaca...


Bu sefer çok çabuk geçti an
Pek anlamadım zamanı
Su içersinde, doyamazsın ya bazen
Bende doyamadım
Anladım
Öyle olması gerekti demek ki dedim
Bu sefer çok yakından gördüm
Gözlerine baktım kaçamak kaçamak
O baktı ben kafamı eğdim
O kafasını eğdi ben baktım
Kendimi kaybettim
Şerbeti ağzıma tattırdım
Şimdi kendimi alamıyorum şerbetin tadından
Aşkın ızdırabından


Şükretmek lazım olmuşa, olana ve olacak olana da. Düşmemek lazım gaflete, isyana, nisyana. Sarılmak lazım hikmete, hürmete, sükûnete. Evet, şükretmek lazım, yanında ki dost'a. Hele ki seni seven, her daim yanında olan dost'a. Sıkıldığında, bunaldığında anlarsın değerini, çekerler kolundan giderirler derdini. Gülerse, sen de gülersin edebini bozmadan. Ağlamasınlar sakın, çünkü sen ağlamalarına dayanamazsın...

Bu duygularla atarsın üzüntünü ve uzaklaşırsın karamsarlığın kucağından sevginin membağına. Seversin, sevdiğinle yaşlanırsın, ruhunu eskitirsin onsuz, saçlarını aklaştırırsın ruhsuz. Yar, senden fütursuz iş umulmaz, senden gönülsüz iş beklenmez. Gül, tebessüm et, güller saç, bizleri mahmurluktan uzak et.

Bazen bizler küçük görürüz mutluluğu ve ahlakı. Yakıştıramayız kendimize affedilmeyi. Ben kimim diye, benim gibi biri hak etmez der deriz yanlışça. Sorarım o zaman sinirle şu soruları nefse, kişiye ve benliğe...





Senin gibi biri derken, sen kimsin?
Nesin?
Hz. Vahşi misin?
Ömrü boyunca içen Bişr-i Hafi misin?
Her türlü pisliğe bulaşan şunun oğlu musun şunun torunu musun?
Yanlışlarla cebelleşen şunun kızı mısın şunun yeğeni misin?

Vahşi, müslümanların ve en kıymetlimiz, Efendimizin canını yakmasına rağmen affedildi, dua etti duası kabul oldu. Bişr-i Hafi son deme kadar keşti, Hakkı gördü ve döneminin en büyük evliyası, Allah dostu oldu. Bazılarının oğlunun, torununun kanında esrarından, eroinine her şey vardı şimdi en düzgün insan oldu. Bazılarının kızının, yeğeninin düşüncesinde ve fikrinde bin türlü yanlış vardı şimdi Hakk'ı buldu. Sen onların yanında zerresin hataların ile. Şeytanın oyunudur senin dediğin. Hiçbir şey için geç değildir. Sevilenler, sevenler ile beraber olan hata da değildir. Rabbin yolunda olanlar doğruluğun bahçesindedir. O Rab ki, kullarını çok sever, samimi dualarını geri çevirmez. Soruların kalbine gem vurmasın, kör etmesin gözlerini. Ve söyle de o benliğine de bu yaramaz ve günahkâr büyük çocuğa dua ediversin...


09.07.2009

Yavuz TANRIVERDİ-Osmanli

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Rabbimize iyi kul olmak ve O'ndan istemek

İste...

Rabbinden iste. Dilencinin yalvarması gibi yalvarın ve isteyin. Dilenci çanağı gibi açın ellerinizi ve isteyin. Ama isterken riyakâr olmayın, ihlâslı olun ve güzeli isteyin. Aşk’ı isteyin, gerçeği isteyin, samimiyeti isteyin, rızasını isteyin... İstemeyen, söylemeyen derman bulamaz, isteyin, istediğinize kavuşun...

İsterken riyakâr olmayın dedik ya demin. İnsan anlaşılmaz bir varlıktır. O dua eder Rabbine. Elini açar ve ister. Dili ile ikrar ederken kalbi ile akşam ki maçı, yarın ki geziyi tasdik eder, hayallerden hayallere seyahat eder. Dil Allah derken kalp dünya der. Kalbini yola sok, Rabbini iste. Rabbinden uzak kalma, ne olursa olsun. Allahın rahmetinden ümit kesilmediği gibi Allahın gazabından emin olunmaz. Sen istikametini bil, işine bak...

Zikret Mabud'u. Gafil kalma ondan. Her hareketin her tavrın Allah'tır. Şeklini şemalini Allah lafzına büründür. Nefesini içine çek ve sal. Ne görüyorsun iyice bak! Zikir nefes almaktır. Hu deriz nefes verirken ve alırken istem dışı. Bunu fark edemeyiz, idrak edemeyiz. Değerli bir madendir nefesimiz, bunu çözemeyiz. "Nefeslerin bir mücevherdir. Hiç mücevherlerini çöpe atan kimse gördün mü?" (1) Ben gördüm. O biri şuanda nefes alıyor ve farkına varamıyor Mabud'un. Huuu...

Rabbinle aranda ne olursa o senin için kar'dır. Gizli tuttuğun her amel derecesi 1'e 10 farklıdır. Allah ile aranda olan salih amelleri yerine getir. Ailenin dahi bunlardan haberi olmasın. Allah katında onları o kadar saklı tut ki, kıyamet günü onları yanında bulasın. İnsan iyi amellerini çokça hatırladığı zaman nefsi güçlenir. Zahidin biri 40 sene oruç tutmuşta, ailesinin bundan haberi olmamış. Sayılı nefeslerini Allah'a kulluk dışında harcama. Alıp verdiğin nefesin de küçüklüğüne bakma, Allahın vereceğine bak. İbadet esnasında alıp verilen her nefesin karşılığında Allah'ın vereceği sevabı düşün...


Demiştim ya: "Rabbin rahmetinden ümit kesilmez, Rabbin gazabından da emin olunmaz" diye. Gazabından uzak kalmak duasıyla deyip rahmetine sığınalım. O, rahmetlilerin en merhametlisidir. O, kulunu cennetine sokmak için her türlü avantajı sunar. Ama kul nefsine uymamalı, kendine güvenmemeli. Hele ki yaptıkları ile hiç şaşalanmamalı. Bir menkıbe anlatılır. Bir kişi bir adada yalnız başına 500 yıl yaşamış. Rabbine devamlı dua etmiş. Ondan hiç ayrılmamış. Rabbi de onu yalnız bırakmamış ve her gün bir nar ve içeceği kadar suyu vermiş. O ölene kadar ibadetini, amelini sürdürmüş. Ölünce Rabbimiz "Seni merhametimle Cennetime sokuyorum" demiş. Kul "Hayır, beni adaletinizle cennetinize sokun" demiş. Rabbimiz "Seni rahmetimle cennetime sokuyorum " demiş tekrar. Kul yine "Hayır, beni adaletinizle cennetinize sokun" demiş. Bu 3 defa tekrarlanmış. Tamam demiş ve 500 yıllık ibadetinin karşılığı olarak gözünün yaptığı ve gösterdiklerini eşitliyorum demiş. Sana verdiğim nimetler nar ve suyun karşılığı ve diğer azalarının hikmeti karığında verecek bir şeyin olmadığı için adaletim ile seni cehenneme yolluyorum demiş. Kul cehenneme sürüklenirken "Ya Rabbi beni rahmetinle cennete koy" demiş. Rabbimiz onu rahmeti ile cennetine koymuş... Biz 500 yıl değil 5 dakika Rabbimize yönelmiyor hep O'ndan gafiliz. O'nun Merhameti dışında sığınacağımız hiç bir şey yokken kime güveniyoruz da dünyayı sırtlamışız amellerimizin üstüne…

Rabbimiz bize kaldıramayacağımız yük yüklemez. Bize düşen sabretmek, inanmak ve gerisini Rabbimize bırakmaktır. İnşirah Suresinde şöyle der: "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır" (2) Bizi yaratan bize kaldıramayacağımız yük vermeyeceği gibi çözemeyeceğimiz sıkıntı da vermez. Çünkü O çok merhametlidir

Yaşamın girdaplı yollarında kaybolmamalı insan. Yaşamak, 24 saatin 2 saati kadar kısadır. Pek ehemmiyet vermek yersiz ve gereksizdir. İçinde olan durumlara, hayatlara da takılmamak gerekir. Hepsi geçicidir ve hepsi sonludur. Sonlu hayatta yaşamak önemsiz. Yeter ki sonsuz hayatta yaşamayı hak edelim..."Sadece görünür olana kıymet veren, maneviyattan yeterince yararlanamaz. Maneviyata tam olarak inanan ise görünür olana tamamen itibar etmez" (3) demiştir bir Allah dostu. Yaşama dalan maneviyi terk eder. Maneviyi terk eden gerçeği terk eder...

Kişi, boş konuşmamalı, lal olmalı, Mevlana gibi hamus (4) olmalı başlangıcın ucunda. Suskun olmalı, bişrev'e (5) sarılmalı. Şems-i gibi sivri dilli olup, olanı anlatmalı. Mevlana'yı anmalı, anlamalı. Şems-i bilmeli, öğrenmeli. Hatem-ül Esam (6) gibi sağır olmalı bir insanı incitmemek adına. Adı Sağır Esam kalacağını bile bile. İnsanları sevmeli Efendimiz gibi, kin gütmemeli canınızı yakan kişilere karşı bile. Efendimiz gibi bedduamız bile sevimli, eğilimli, eğitimli olmalı. O ne demiştir kızdığı zaman "Ne oldu? Alnı toprağa değesice"... Bedduası bile güzel, güzel Efendimizin


Allah korkusu ile sürünen bu benlik, mutluluğa adım atmalı. Yalnızzz!!! Günahlardan korkun, Allah'tan değil. Korku başka korkaklık başka. Siz korkak olmayın. Hata yapacağınız için Rabbinizden ayrı düşeceğinizden korkun. Efendimiz ile aynı mekânda olamamaktan korkun. Korkun ama korkak olmayın.

Rab her yerde. Görebilmek ve idrak edebilmek lazım. Onun seni sevmesini istiyorsan, sen de O’nu içten sevmeli ve hep O'nu anmalısın. Bunun için ilk kalbini temizlemelisin, işe bu yoldan başlamalısın...

Sen yeter ki iste. Seni yaratan nasibini elbet verir…





----------------------------------------------------------------------

1) Ataullah İskenderi (K.S.)

2) İnşirah Süresi 5-6

3) Şah-ı Ahmed Haznevi K.S.

4) Hamus; suskun demektir.
5) Bişrev; dinle, dinlemek demektir.

6) Hatem-ül Esam (Sağır Esam); o, 10 yıl sağır yaşamış bir kadını üzmemek için. Kadın gayri ihtiyari yellenmiş. Kadını mahcup etmemek için duymuyor numarası yapmış.Kadın ölünceye dek bu davranışına devam etmiş. Adı da Sağır Esam kalmış bu derin insanın.


28.06.2009

Yavuz TANRIVERDİ/Osmanli

22 Haziran 2009 Pazartesi

Gün bugün,yarın çok geç





Çok kısa yazıyorum bu sefer!
Tükenmedim, yanlış anlama benliğim.
Uzun uzadıya anlatılmaz benim derdim...


Gün bugün.
Yarın çok geç,
Gelecek hiç gelmeyecek.
Sevmek bir nimet,
Aşk bir hikmet,
Sana uzatılan bu eli seç.
Gel,
Gitme uzaklara,
Ellerimi açtım semaya.
Gözler yaş oldu aktı,
Çıkamadım yarına.
Ben dündeyim,
Dünde kaldım.
Bıraktığın yerdeyim,
Seni beklemekteyim.
Ne olursun gel,
Seni özlemekteyim.
Zaman kısa,
Yaşlandı ruhum,
Beyazladı saçlarım.
Dayanmakta zorlanmaktayım,
Eskilerden medet ummaktayım,
Sevmenin ceremesini
Acılarla atlatmaktayım.
Darmadağın olmanın
Sonucuna
Çaresiz katlanmaktayım.
Gün, dündü.
Bugünden geçti
Yarın hiç olmadı
Gelecek ise,
Şimdiden sonlandı…

22.06.2009

Yavuz TANRIVERDİ

Gitti Güzel




Gitti güzel...
Gitti didarımın nur timsali.
Gitti gözümün çiğ damla yaşı.
Gitti evet...
Nuh tufanı ile gitti ve gelmedi.
Suya gömüldü ama kaybolmadı,
O, sadece gitti.

Hiçbir şey almadı giderken ve hiçbir şey de vermedi susuzluktan kurumuş elime ve yalnız kalmış kimsesiz benliğime. Ne denizin karartısı gibi çılgın bir ben var içerimde ne de huzurun sessizliği gibi dingin bu kalp var göğsümde ki kafesin içinde. Ne pişmanlık ne de kızgınlık var lügatım da. Hissiz bir duvar neyse bu dökülen gözyaşları da öyle. Sert ve tepkisiz, yanaklarımdan süzülmesine rağmen...

Doyurmadı ki hiçlik beni, düşümde gördüm seni, kime anlatsam bu hisleri. Fazlalık ben'im diye düşünüp, düşündüm düşlerden ve nefes almaktan çıkmayı. Olmayacak şeylerle israf etmek istemedim bu sonu olmayan masalı. Balıklara sarkıtılan oltanın ucunda, denize yol alan kurban gibi çaresizim. Her halükarda sonlandırırlar sandım bu nefesimi. Fark etmedi. Her halükarda kaybettim geçmişimi, istediğimi ve gerçeğimi...


Ben birini sevdim.
Ve o birini kalbime gömdüm.
Şimdi, istesemde çıkaramıyorum, çıkartamıyorum.
Unutmak istiyorum, oda olmuyor.
Ben-kalbim ve sevgim varız ama o yok maalesef.
Sonra boşluğa düştüm.
Ve birini gördüm yine ama bu sefer o farklı biriydi.
Kalbim meyletti
Sevdim sandım
Nefsanî bir sevgi olduğunu kalbimin sızısıyla anladım
Kalbim hala eskideydi çünkü
Her şey'i sildim
Ama kalbimde ki hisleri silemedim.
Ve yine maalesef diyorum isteksizce.


İsteklerimi kenara bıraktım maaleseflerin acısı altında. "Yavuz" dedim kendi kendime, " 27'sin, hayatın ince çizgisindesin, yabani isteklerin içindesin, azgınlığının mutmain olmadığı bedenin içersindesin, bu işten muzdarip misin? Yoksa kendini kaybetmiş misin? Sen nesin? İstediklerinin kölesi misin yoksa boynuna halka takan tahammülsüzlüğünün esiri misin?" Soruların ve çıkmaz sokakların çıkmazı altında terledim. Nem'in %100'e vurduğu bu dünyalığın içinde boğuldum. Kapandı kapılar surata ve döndüm kendime, şu soruyu sordum , " Ben ne oldum?"

Sınavın çetindi, hep baraj altında ve sınırlarda tozdun. Sabretmedin, şükretmedin, çalışmadığın halde başarı istedin. Herkesin seni sevmesini bekledin. Kaybetmeyi istemedin ama kaybettin. Kaybedince de "Ah" dedin. O ah yetmedi sonra sana, onları "Keşke"'lere çevirdin. Eridin, büzüldün, üzüldün ama gerçeği göremedin. Sevgiyi kalbine nakşetmeyi öğrenemedin. Sevdiğini, sevginle tutmayı beceremedin…

Zaman denen kavram senin düşüncelerinle ve istediklerinle ilerlemiyor. Seni yönetemiyorsun zamanı, olanları, yaşadıklarını, yaşayacaklarını. Bu satırları bitirdikten sonra hayatta kalacağımız ne malum, nefes alabileceğin ne kadar kesin. Sen, o gelecek zamanı beklerken, bedenin içinde ki sen, şuan yok olabilir. Sayfaların karalandığı gibi karanlığa bürünüyor beyaz sayfaların aynı seni terk eden saçların gibi. Koş... Geriye koşmakla kurtulamazsın tökezleyeceğin taşlı yollardan. Koşmakla kaçamazsın canını yakan yanlışlardan. Dur... Şimdi dur, lütfen. İfrit'ine dur de. Nefsine dur de. Kendine dur de. Terk et içine aldığın gafleti, nefreti, pisliği, şehveti. Aklında olsun, sonlu hayatın, sonlandıktan sonraki gerçeği...

Zamanını iyi kullanamadın sen. İster geri sar ister ileri git, istersen koş istersen dur. Gafletin bürümüş kalbini, şehvetin kör etmiş sevgini, pisliğin bulamış nimetini, nefretin yok etmiş gerçeğini… Kaybettin sen ve gitti güzel…

Gitti güzel…
Gitti gönlümün son damlası.
Gitti ruhumun asi yanı
Gitti evet.
Susuz çöllere daldı ve geri gelmedi
Susuz kaldı ama susuzluktan ölmedi,
O, sadece gitti…

16.06.2009

Yavuz TANRIVERDİ

15 Haziran 2009 Pazartesi

Bu Aşık "Ben"




Cihan kar etmiyor
İçimde ki bu derin suskunluğa
Bir çıkış arıyorum devamlı
Beni götürsün diye ebedi sonsuzluğa
Üzgünlük, bana eskilerden kalan bir uhdeydi
Bu çözemediğim, kaybedemediğim bir duyguydu

Soruları sorduğum anda değişti duygular
Geçiş olmalıydı eski ben'den yeni ben'e
Ben, eski ben değilim
Artık kötümser, isyankâr biri yok içimde
Benden beslenenleri öldürdüm
Ölüsünden yeni bir ben yazdım beyaz kâğıda
Baştan aşağı ben, içinde kara leke olmayan bir ben
Duygularını gözyaşlarına akıttıran yaslı ben
Kelimelerin yetersiz kaldığı anda da susan bir ben
Ben diye diye biz demeyi öğrenen bir ben
İşte o benim, biz de ki ben'i gören ben.

Birde hep kendimle uğraşırım ben
Uğraşacak neyim var ki kendimden başka
Ne buldukta ne kazandık bu zamanda aşkta
Ömür gidiyor, yaş haddinde
Siyah saç kalmadı ki bu ağarmış başta.
Sevilmeyen insanlardan yeriz yafta
Yaşarken yazıp-çizme çabası boşa
Öldükten sonra ünlenmemiş midir Franz Kafka
Beyinler bitik, entelektüeller olmuş hasta
Çok kitap okuyanlar hiç'e bürünmüş
Ego'lar tatmin olmamış, ruhlar yasta

Kelimelerin istemsiz çıktığı vakitte
Ne doğrular kalır ne de yalanlar yatsıyı bekler
Seyir halindedir sapanla benliklerine taş atanlar
Taarruzdadır taşlar, atanların başlarını yarar
Son sözde dönekleşir insan, şaşar ve de beşer
Acizdir o, inkâra rağmen cenneti ister.

Cevapları bulunca bir adım öne çıktım
Hakk'ı aradım, aradığım yollara sarıldım
Bende ki bu matem'i yolların tozuna serdim
Maskelerin büründüğü isyanı keşkelerle boşluğa saldım
Düşlerimi süsleyip, gördüğüm simaları hatırama aldım
Geçmişe bağlayan izleri gözyaşları ile sildim
Sonra ışığa bakıp tebessüm ettim

Ve dedim;

"Bu güzeli ben sevdim"
"Bu yolu ben seçtim"
"Bu ben'im"
"Bu bizde ki ben"
"Bu hamus ben"

"Bu âşık ben"

23.05.2009

Yavuz TANRIVERDİ

5 Bölümde Final





Bölüm–1

Mutsuzum bu sıralar...

Sus! Konuşma hiçlik
Dur! Gitme benden benlik
Sevmesin güzelliğimi çirkinlik
Kalmasın yüzümde tebessüm
Çarpmasın kalbimi güzellik
Sakın! Anmasın dostlarım beni
Aramasınlar bedbaht yüzümü
Hissetmesinler üzgün gülüşümü
İzlemesinler içten içe ölüşümü
Sırtını çevirsin bakışlar
Görmesinler berbat düşüşümü
Bak! Yırt aynada ki şeklini
Yok say seni ezen geçmişini
Ateşle yalnızlığının fitilini
Patlasa da ihtişamın
Örtemez dört tarafa yayılan gerçeğini



Bölüm–2

Uzat elini karanlık kişi...


Kalk yerinden sessizce
Hiç arkana bakmadan yürü
Ağlama sakın
Ya da ses çıkarma
Beni durduk yere katilin yapma.
Kaldır kafanı
Aç güzel gözlerini
Neden burada olduğuma karışma
İşte kötü adam karşında
Canım burnumda
İblisim kanımda
Beslediğim yılanlar koynumda
Korkum kaçmakta
Ve dostlarım yok olmakta.
Tek'im
Çaresiz'im
Hissiz'im
Kendimleyim
Ve kaybolmuşum.
Gözleri güzel,
Uzat elini bu kötü adama



Bölüm–3

Yalnızlık...


Dur!
Bir başıma çıkamam bu yalnızlıktan,
Geri dönemem, bıraktığım ıssız sabahlara
Ve soramam bu boşluğun nedenini kendime
Ne yapsam da çare bulamıyorum derdime.



Bölüm–4

Hasret...


Elim titrek bu sıralar yine
Gözler buğulu, gönül gamlı
Talan oldu düşler, ayrı düştü hisler
Ne yapsam ne etsem geri gelmiyor gidenler.
Tez geldi hasret yok oldu muhabbet
Yandı can, sustu bu deli yürek
Yetinmedi bu bende ki alçak nefret.


Bölüm–5

Final... Susmak...


Yazamıyorum eskisi gibi
Hayatı, yaşantımı, nefes alışımı
Şair ruhunu ifade eden benlik soldu
Beni dinleyen beni anlayan
Cefakâr kelimelerim birer birer yok oldu
Hezeyan'a uğradı kalbim
Noktayı koyamadı sevgim
Umut vermedi çırpınışlarım
Ve dinlemedi beni
Çaresiz haykırışlarım.
Yazmayacağım artık sende ki beni
Anmayacağım artık bende ki seni
Susmak öldürür mü benden gideni
Çok konuşmak bitirir mi hain nefsimi.
Ben susmayı tercih ediyorum
Artık yazmıyorum
Ve susuyorum...

05.06.2009

Yavuz TANRIVERDİ

22 Mayıs 2009 Cuma

Nedir Bu Aşk?




Aşk!

Bir kadını sevmek midir?

Güzelliğe mi kapılmaktır?

Hasretle yanmak mıdır?

Gönlü yakıp aleve dalmak mıdır?

Kaç bilinmeyenli denklemdir?

Nedir bu Aşk?




Aşk!

Zor bir sınavdır.

Ya Züleyha gibi yaşayarak bulursun

Ya Şems-i Tebrizi gibi arayarak.

Su gibi akar gider içinden bir şeyler

Doğruyu bulur sonunda yanılsa da hisler.

Öyle çeker ki seni bu terennüm

Kalbinin zikrini nefesinde hissedersin.

Değişmezsin hiçbir şeyi bu mutlana

Dünyayı arkaya itersin bu sonuca.



Aşk!

Acı çekmektir.

Kimi zaman gözyaşlarına boğulmaktır

Kimi zaman da ölümü nefesinde solumaktır.

Fazla kurcalama, bu batan güneşin kuyusu

Saklamıştır içinde kardeşlerinden Yusuf’u.

Et'e bürünür ruh, güzeldir kar beyaz saçların

Nefis ile yok olur gönlünde ki aşkların

Şehvet kaplar boş içini, seni ve nefsini

Cellâtlar darağacında keser nefesini




Aşk!

Tam teslimiyettir.

İnanmaktır.

İki bedende bir olmaktır.

Kimya'dır aşk

Sevmenin acısından ölmek demektir Kimya

Küçük bir kızın yüreğine bürünmektir aşk

Şems'in Kimya'sıdır o, abartısız ama tektir

Kadın yüreğiyle zorlukların üstesinden gelmektedir




Aşk!

Allah'ı sevmektir.

Onu sevmekle gelecek olan

Bütün belalara rağmen yine O'na yanmaktır.

Hayır yapraklarını sevinçle açmaktır

Muhabbetin şerbeti kaçmadan

Ve aşkın nur'u küle dönmeden

Havz-ı Kevsere dalmaktır.

15.05.2009

Yavuz TANRIVERDİ

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Cümlelerin sırtına yükledim hayatın anlamını




Cümlelerin sırtına yükledim hayatın anlamını...

Yaslı çocuk iş başında, tenhalarda duyguları, çok istiyordu sıradan biri olmayı. Sığınağım olsa saklansam ya da hiç çıkarmasam kumdan kafamı. Mesafe koydum rüzgâr ile arama, o esmiyor deli ben sözlerimle üstüme çekmiyorum yeli, o sağ ben selamet kısaca...


Mazilerden kalan tozlu kâğıtlar, içleri taraf olmuş bir sürü yazılar. Tarafsız olmak olmaz. "Kimse tarafsız değildir. Taraf tutmayan insan, şahsiyeti felce uğramış insandır" demiştir Cemil Meriç. Sen tarafsızım desende yazdıkların ya da yazdıklarını okuyanlar seni bir kalıba koyar, şekillendirir ve o şekilde ifade eder. Kıvranma boşuna. Sen, senin düşündüğün ya da olmak istediğini kişi değilsin. Sen, seni görenlerin, okuyanların, seçenlerin beynin de oluşturduğu kişisin. Mayhoş elma yemiş gibi yüzünü ekşitme şimdi. Gerçekleri kabul et, doğru bildiklerinden şaşmadan hareket et. Ya da doğruyu söyleyenleri takip et...


Zerrenin içinde minnacık bir mikrobum. Sizin gibi canlıları zehirliyorum hayatımla, nefes alışımla. Kahretsin deyip çıkıp gitmek istediğim çok oldu. Ya gözüm döndü ya da yolun sonuydu. Gidemedim, istedim ama beceremedim. Ringe havlu attım, gözüm kapalı beni izleyen ecelin rabıtasına daldım. Ölümden kaçmadım, yalanları dinledikçe paralanmadım, kör karanlıktan korkmadım ve bu sert kafiyeleri oluştururken hiç zorlanmadım. Polyanna gibi iyimser de değilim; kurumuş güllerden koku alamıyorum, sırtımızı sıvazlayanlardan hiç haz duymuyorum, kaderin cilvesini gösterseler de ben göremiyorum. Arthur Schopenhauer gibi de karamsar da değilim; Espritüel yönümü iyice açığa çıkardım. Esprili yönüm hayatımın her yönünde olmuştur ve bununla yaşamak zorundayım. Bu benim vazgeçilmez yönüm oldu karamsarlığı terk ettiğim günden beri, artık karanlığı da görüyorum.

Yara açıldı iyice. Kimsesiz yollarda; acı uzadı, zuhur eden moral azaldı. Nefretin dik alası, gururun arşınlanmış noktası ve ucuzluğun riyakârlıkla desteklenmiş fırkası. Birikti bir sürü şey içimde. Nedense hepsi kötü kıvamında, kara boyasında, ölüm sessizliğinde. Çatlak verdi bendimiz iyice, açıldı, kapanmaz yara olmaya yüz tuttu. Su sızdırıyorum açıklıktan, yaptığım derme çatma yamalar yetersiz kalıyor artık. Yardım eden de yok, karınca gibi safım belli olsun diyen de yok. Birde nefsim zorladıkça zorluyor, ayar ediyor beni, yeniyor da ara ara. Dilim sertleşti yol gezer Dervişler gibi bu zaman zarfında. Sözlerimi sakınmam. Haksızlık karşısında susmam ama her doğruyu da her yerde söylemem. Şems-i Tebrizi değiliz sivri dilli olalım. Mevlana değiliz âlim olup semah yapalım. Ufacık kalbimizde ki hissiyatlarımızı dökmeye çalışıyoruz. İsyan edecek kadar da gaflete düşmedik gerçi ama yanlıştan da vazgeçemedik ne yazık! Ah, vah dedik. "Susss!" dedi içses."Sus, kudur" dedi acımasızca. Çünkü konuşmak boşsa hata getirir. Sükût ehildir, gevezelik rezildir. Bilmek güzeldir, bilmediğini bilmiş gibi göstermek çirkindir. Tövbe et, gir çıktığın yola. Rabbimin izniyle ve Sadatların himmetiyle...


Ego'nu öldür, içinde ki ben'i söndür ve bir hiç ol bu dünya da. Acıma hislerine, ağla! Yıkıl, fenalığa bürün. Ruhunu satma damarlarının içinde gezen benliğe. Fenafillâh’a bürün, masivadan vazgeç. Salah kapısına gel, kapıyı çal. Damla gibi düş okyanuslara, kaptır kendini dalgalara. Kapı açılırsa ne ala...


İfadeler iyice somu(r)tlaştı. Bunu gören Şeytanda güzel sözler fısıldadı. Kalbinin perdesini ifrite açmak ya da açmamak senin elinde, bu karar seni bağlamakta. Muhabbeti nefse yaptırtmak, ahlakı götürür koca bir yanlışa. Hayallere kapılan göremez önünü aydınlıkta. İlişkilerini ticarete dökenler, gözyaşlarını satar iki kuruşa. Kabul etmesen de kendini satmışsın cehennem biletçisi mahlûka…

Uzak dur benden gaflet. İki dakika sal yakamı nefis. İbliste değilsin ki Euzu Besmele ile kovayım seni. Ne melem şeysin, ne yapışkan zehirsin. Hayat, canımı acıtan nefessin. Gözyaşı, yanaklarımdan yol yapmış süzülüyorsun. Dertler, harlandıkça hırlarsın, zoru görünce kaçarsın. Sen nasıl bir adamsın…

Bu kulaç attığın deniz kimin? Bu hava, aldığın nefes kimin? Bu dağlar, bu ağaçlar, bu varlık kimin? Güneşi doğdurup, seni ısıtan kim? Kozadan çıkan kelebeğe hayat veren kim? Uyuduğunda, ruhunu bedeninden sıyıran kim?

Kim, kim, kim…

Sabır, O’na kavuşmaya az kaldı…
Şükür et, O’nu sevmeden de gitmek vardı…
Tevekkül et, O’nu düşünmekte bir kardı…

İsyankâr değilim asla. Kelimeler beni asla alt edemez, düşünceler gerçekleri gölgeleyemez, ilahi aşk yaşanmadan da bilinemez…


06.05.2009

Yavuz TANRIVERDİ

21 Nisan 2009 Salı

Ey Gönül ! Huzur Ver...




Ben hastayım...

Ama fiziki değil bende ki bu zifir

Düzeltmeye yetmez bende ki bu ecir

Maneviyatımda bozukluklar var

Çırpınıp duruyorum düzeltmek için

3 öğün dua verdi doktor

Aç karnına tok kalp ile

Alacaksın, unutmayacaksın dedi.

Birde;

Seni seven dostlarında dua etsin, dedi.

Sevenin muhabbeti çok olur

Gönlüne vakıf olur, dedi.

Her nefes alış-veriş acı oluyor

Yaşadığım her saniye günaha dönüyor

Bu ben;

Ellerini açmış dua bekliyor

Karnem kötü, notlarım ağlamaklı

Hislerim metanetli ama yetersiz

Aklım yerinde ama yaptıklarım yersiz

Aldım elime karnemi

Baktım hepsine sırayla:

Hal ve gidiş: vasat

Düzen: orta

Savrukluk: iyi

Nefis: pekiyi

Günah: yıldızlı pekiyi...

Ey gönül,

Düşme boşluğa, zapt edemem seni ben

İlgilenen de yok benimle, bari vurma sen

Soldurma gül'ü,

Acıtma, azdırma hüznü

Boynum bükük kaldı yine ey gönül

Aşk ver, neden hissiz geçiyor bu ömür

Huzur ver, İnşirahtır tebessümüm

Ölüm, aslında benim doğum günüm...


Yavuz TANRIVERDİ

20.04.2009

7 Nisan 2009 Salı

Ay parçam gül padişahım




Ay parçam gül padişahım...

Sevda, en güzel renk. Sevmek, esrarengiz bir ahenk.

Yaşanmıyor sensiz,

Gülünmüyor sensiz,

Sensiz kalıyoruz nefessiz. Senli olan her yola neferiz.

Yakma demem, yak sultanım beni, bizi, içimizi

Aşk olmadan yanılır mı?

Dert olmadan derman bulunur mu?

Yola baş koymadan kapına varılır mı?

Allah'ı sevmeden sana mihman olunur mu?

Yol zor olur, sana varılır, bu gönül yanar, bu dost sana kurban olur.

Rengim soldu, ferim söndü, kalbim kül oldu.

Ne dayanacak takatim kaldı,

Ne ağlayacak damlam kaldı.

Meskenine, Menziline varmaya can atarken,

Yolda kaldım, gidemedim.

Kokunu süremedim,

Markatına gidemedim.

Heybetini göremedim,

Çorbanı içemedim,

“Ya Rabbi” deyişini dinleyemedim.

Seni özledim, sana varamadım.

Gözyaşımı dindiremedim, Hz. Eyüp gibi sabredemedim.

Öğütlerini tutamadım, Züleyha gibi Rabbimi sevemedim.

Bülbül gibi âşık olamadım gül'e,

Dağlar önüme engel oldu varamadım Menzil'e.

Kül oldu bu yürek

Raydan çıkardı bu ifrit

İstediğini yaptırdı bu nefis

Adam olamadı bu çocuk.

Himmet...

Ağlamaktan derman kalmadı.

Düş-kalk, düş-kalk

Size bakacak yüz kalmadı.

Himmet...

Yağ ey yağmur, yağ ey rahmet,

Nil'in başındayım, Dicle'nin ucundayım.

Himmet ette aşk'a doyayım...


07.04.2008

Yavuz TANRIVERDİ

2 Nisan 2009 Perşembe

Sert ve Asi




Huzur, bitmez çilenin bekçisi,
Çıkmaz sokaklarda gizli.
Aşmış bedeni namus,
Namussuzluk çıplak bedenler gibi dizili.

Düşüncelerin dibi delik,
Ne anlatsak dolmaz yırtık heybesi.
Ne çile çekebiliriz ne de huzuru isteriz,
Olmuşuz garip bir serseri.

Gayret et, kusuru sakla beriye,
Tepeden bak seni deviren geçmişe.
Sükût et, adım adım çok git,
Benze biraz yolları kat eden dervişe.

İsyanın tikenleri ile çevrilmiş,
Telaş ile çizdiğin hudutların.
Toz-duman ufukların,
Sular altında kalmış içinde ki çocukların.

Yaşlı insan, söyle sözünü duvara,
İşitsin aferinleri nankör kulakların.
Sözünü kessin, dinlemesin seni, sen
Boşa çıksın ifadesiz haykırışların.

Şarjörü doldur, sık beynini mermiye,
Kaçırt fikirleri, boşa çıksın umutların.
Acele et, hava hareketlenmeden güneşe sahip ol,
Yoksa esiri olursun bulutların.

Sabır taşına selam söyle,
Arasa da bulamaz içeride ki dili geçmiş zamanı.
Karanlık içinde rüzgâr savurur suskunluğu,
İdrak edemeyiz ummanı.

Fırsat geçer eline, sansür perdesini aralarsın,
Fitne karşılar seni çığlık çığlığa.
Dök içini ihanet çemberine,
Sessizlik dinlesin insafını umursamaz tavrıyla.

Günah tatminsizlik ile azar,
Tahammülsüzdür duramaz testosteron vurgunları.
Uzak dur gülücük gamzelerden,
Ağlamasan da sağanak sağanak akar yağmurları.

İkiyüzlü yüzsüz nefis uykuda değil,
Köpek gibi ulur günah işletmek için.
Ruhunda onunla savaş halindedir,
Seni selamete erdirmek için olur biçim biçim.

Öldür bencilliğini mahçup düşme,
Seni topraktan oluşturan bedeninin sahibine.
Dik dur, seni pisliğe bürümek isteyen ifritine,
Senin ahlakının katiline

Düşman mahkûm etmesin seni,
Son durağın çıkmaz sokağına.
Savaş, fimlerde ki gibi figüranlarla,
Düşme maaleseflerin sanırımlı tuzağına.

Hırs, yıkılan bend gibidir,
Biranda çıkar ve patlar önünde duramazsın.
Kör olur gözlerin kana bürünür,
Önüne çıkan sevdiğin de olsa tanıyamazsın.

Cenaze omuzlarda son radde son kıta,
Dört kişi tek adımda götürür seni dipsiz bir kuyuya.
Sert çocuk büzüşür bir anda asiliğinden vazgeçer,
Çünkü kapılır o beyaz önlüğün verdiği soğuk duyguya.

02.04.2008

Yavuz TANRIVERDİ

31 Mart 2009 Salı

Ve Son Reis de Öldü




Ve son Reis de öldü...

Ne çok kullandık biz bu üç noktalı bitmeyen cümleyi. Birer birer kaybettik hepsini ve verdik toprağa. En sonuncusunu da kaybettik karlı bir dağda...

Seneler öncesi;

Başbuğdan kopuşu ile tavır takınmıştım ve tepki vermiştim sana. Toydum, cahildim, kendimi tam olgunlaştıramamış bir Ülkücüydüm. Ancak kopuşun içeriğini o zamana şahit olan bir büyüğümden öğrenince bu tavrımdan ve küslüğümden vazgeçmiştim. Ama biz haliyle Başbuğdan kopmadık, kopamadık. Başbuğ rahmetli olunca ve ağırlayınca onu karlı bir günde, boşluğa düştük. Yine devam ettik partimize, davamıza, duruşumuza. Lakin uyum sağlayamadık yeni lidere. Ya biz farklıydık ya da yeni oluşumun farklılığıydık. Koptuk, çözüldük ve de ayrıldık. Kendimizi Güllerin simgelediği bir partinin kollarına attık. Kucaklandık. Yeniden doğduk, tertemiz olduk. Hem İslami buram buram hissettik hem de Türklüğümüzü akın akın ilerlettik. Alperen olduk ama Ülkücüyüz demekten geri kalmadık. Çünkü biz Ülkücüydük...

Bazen kızdık ona yukarı da Allah var. Başka partilere yaklaştı diye, istemediğimiz sözler sarf etti diye. Kopuşlar yaşar gibi olduk. Sonra "Ulan" dedik içimizden,"Ne yapıyorsun cahil herif" diye. Reis'e, öndere, bu davanın son kalesine küsülür mü? Ne olursa olsun kopmadık, bırakmadık. O yoksa kime tutunacaktık ki biz...

Türk-İslam ülküsünün yeni savunucusu seni addettik, bunlara laf söyleyenlere hançerimizi gösterdik. Ölürüz dedik bundan da korkmadık. Ölmeyi bayılmak sanmadığımızı, bu vatan için bu din için ölenler ile gösterdik. Yıldırılmaya çalışıldık yılmadık, suikastler geçirdik korkmadık, hükmedilmeye çalışıldık ezilmedik, kullanılmaya çalışıldık yemedik. Öleceğimizi bile bile bu yola baş koyduk da yine vazgeçmedik... Çünkü bunları senden öğrendik…

Bu fani dünyada misafir olduğumuzu bildiğimiz halde senin öleceğini de hiç aklımıza getirmedik...

Davamıza senden başkası sahip çıkamaz dedik, seni sevdik, seni seveni sevdik. Duruşunu sevdik, görüşünü sevdik, ahlakını sevdik. Sende Başbuğ'una riayet ettin onun gibi karlı günde karlı bir yerde terk ettin bizi... Gözlerimiz yaşlı şimdi. Yaşları silmekte içimden gelmiyor...

Gül kurudu, hilal büzüldü, kurtlar uludu, alperenler sustu, ülkücüler üzüldü ve bir çınar daha Hakkın yanına göçtü...

Ne desem, ne konuşsam boş artık. Gözler nemli her adını duyuşta, gözler nemli donduğunu duyunca. Hıçkırmaya az kaldı ve Reis. Rabbimin yanına nur yüzle çık, Efendimize selam söyle ve bu yanağımdan dökülen gözyaşlarını da al götür ve bizi bekle...

Davamızın son önderi; Sofi’m, Kurbanım, Başkanım, Reisim... Haklarımız sana helaldir. Rabbim yüzünü ak eylesin, mekânın Cennet-ül Kübra olsun...

Yavuz TANRIVERDİ

28.03.2009

27 Mart 2009 Cuma

Karanlık ortasında savaşan silahsız savaşçıyız.





Karanlık ortasında savaşan silahsız savaşçıyız.

Şeytan mübalağa etmiş, insanlara bürümüş cismaniyetini. Ve satın almış seni, nefsini, sende çırpınan hikmeti. Destur, nağme edecek neyin kaldı ve satacak muradın mı vardı. Gördüklerin sende saklı kalsın, duydukların uçsuz bucaksız çöllerde yankılansın. Bitir hayallerini, işgale uğramadan ve alevlere saçılmadan gir yönünü bulacağın yolun başına.

Çölde bir bardak suya bütün servetini verirsin, bir bardak su ölçüsünde ki servetinle kendini bir şey zannedersin. Arş-ı azam sallanır senin hıyanetinle ve silkeler senin gibi bir mahlûkatı. Gözyaşları dalgalanır, yağmur oluşur, akar tövbe niyetine. Kaş yaparken göz çıkardığını ve senden ve senden ve de senden önce bir sözün vardı onu hatırlarsın. Beynini kilitli kapılarını açarsın gönlüne.

Hammurabi kanunları önünde diz çökmek, bir dilim ekmeği pasta niyetine yemek. Failatün mefulün ile sanatını icra etmek, bu yorucu ve zor savaşı keyfin için elinin tersiyle itmek. Yaşlandı ve yaslandı bu çocuk, gözler buğulandı, saçlar dökülmeye yüz tuttu. Ben yüzümü çeviriyorum bedenime, bedenim ufalanır parça parça toprağa dönüşüyor, mezar çağırıyor bedeninde ki ufalanmış toprağı. Ve üstad şöyle dizeliyor mutlağı:


Derya da sonsuzluğu fikretmeye ne zahmet
Al sana derya gibi sonsuz Karacaahmet

Mezar, mezar, zıtların kefenlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığı yol veren geçit, yokta(1)



Kendim'in dışında beni sıkan gözle görülür bir emare yok.
Huşu neye büründü unuttum onu beni boğan derde sor.
Durgunluğum, içimde ki zehirin sızıntısındandır.
Fazla harekete gelmiyor, akıp gitmesi zayıflığımdandır
Çok derin benim derdim savaşım kendimle
Çözüm kalbimde, çalışmak bende, sonuç Baki Rabbimde.
Korkum, üzüntüm, kederim beni zayıf düşüren raddelerdir.
Beni yapmam gereken şeyden alıkoyan kara lekelerdir.
Nefis en kötü düşmandır, doysanda olmazsın tamahkâr.
Kötüdür o kibirli, gururlu, asi, sinsi ve günahkâr.
Nedir kalbini karartan, kara isle güzelliği silen
Vesvesedir o sol omzundan sinsice kalbine giren


Şeytan siparişi günahlar eşliğinde ve nefsin pinokyosu olmuş 3 perde oyun oynuyoruz. Silahsız savaşçı dedik ya başta; bu savaş, bu kılıçtan daha keskin bir darbe ve bir ordudan daha büyük bir kütle. Peygamber Efendimiz müşrikleri yendiği vakit ümmeti dönüp demiş :" Küçük cihad bitti, büyük cihad başladı artık". Sahabeler: "Nasıl olur Efendimiz. Biz o kadar can, mal kaybettik ve büyük savaş verdik. Bundan daha büyük savaşı kimle yapacağız" diye Efendimize söylemişler. Efendimizde : "En büyük düşmanımız nefsimizdir, en büyük savaşımız artık onla" demiş. Haydi, gazamız mübarek olsun. Lakin biz bu savaştı hep kaybediyoruz ve 3 perdelik oyunu layıkıyla oynayamıyoruz. Sıkıntılardan kaçarken belirsiz girdaplara düşüyoruz ve sonra da "Umut" içinde boynumuzu büküyoruz. Kördüğüm olan dizlerimiz ileriye adım atamıyor, söylediklerimiz bizi çevreleyen şu dört duvarın ötesine geçemiyor. Tevekkül etmiyor, tevekkülün getirdiği sabrı bünyemizde ve gönlümüzde barındıramıyoruz.

Yaşam bir plan ve amaç dairesinde vardır. Amacı olmayan hiç bir şey var olmuyor, sebebi olmadan da hiçbir şey yok olmuyor. En ufak zerrenin dahi bir amacı ve etkilediği bir sonuç var.


Hepimizin için plan ve amaç var
Doğaya bir bak
Kuş bir yere uçar
Tohum yer
Tohumu bırakır
Bitkiler büyür
Kuşun dışkısının da işi var
Tohumunda işi var
Senin de bir işin var(2)

Sende bu amacın bir oyuncususun. Oyununu iyi oyna, görevlerini yerine getir…



Yapmadıklarımızı yapar görünüp, yapmadıklarımızı yapmış gibi başkalarına "Yap" diye anlatırız. Aslında yanlışta yapmayız ama tezatlıkta oluştururuz. Hem doğru hem tezat nasıl olur derseniz açıklayalım: Doğru çünkü insan yapması gereken şeyi yapmaz ise hesaba çekilir. İnsan, öğrenmez ise "Neden öğrenmedin?" diye bir hesaba çekilir, birde "Öğrendin de neden anlatmadın?" diye de ayrı bir hesaba çekilir. Kişi eğer öğrendiğini anlatırsa sadece yapmadığı için hesaba çekilir ve diğerinden kurtulur. Tezatlık ise, anlattığı kişide ve kendi içinde oluşabilir. Hem yapmıyor hem de bize yap diye anlatıyor deyip eleştirilebilir. İmamın dediğini yap, yaptığını yapma hesabı bir yerde.

Bu konuyu şu kıssa çok güzel açıklar:

İmam-ı Azam zamanında bir adamın oğlu bal hastalığını tutulmuş. Suyu, yemeği, uyuması hep bal olmuş, her öğün bal yemezse duramıyormuş. Adam varlıklı iken sorun çıkarmazken, halden düşünce bu işi çözmek istemiş. Bunu çözse çözse İmam-ı Azam çözer deyip kapısına varmış. Kapıyı tıklatmış ve İmam-ı Azam;

—Buyur, demiş. Adam;

—Efendim oğlum bal yeme hastalığını tutuldu, bana yardım et, demiş. İmam-ı Azam hazretleri düşünmüş ve;

—40 gün sonra gel, demiş.

Adam gitmiş ve 40 gün sonra tekrar geri gelmiş ve durumu tekrar arz etmiş. İmam-ı Azam hazretleri çocuğa dönerek;

—Artık bal yeme oğlum, demiş ve çocuk kafa sallayarak "Evet" demiş. Adam şaşırmış ve eve gitmişler. Gerçekten de çocuk yemiyormuş bal. Adam kızmış, neden 40 gün bekletti bu kadar kolay çözümü var diyerekten. Ve tekrar İmam-ı Azam hazretlerini kapısına varmış ve kapıyı çalmış. Sıkıntısını ve şikâyetini anlattıktan sonra İmam-ı Azam hazretleri adama dönerek;

—Siz geldiğinizde bende sofrada bal yiyordum. Ballı ağzımla o çocuğa "Bal yeme" desem samimiyetsiz ve likayatsız bir söylem olacaktı. Bende 40 gün sonra gelin dedim.40 gün boyunca bal yemedim ve nefsimi terbiye ettim. Ben tamam olunca o çocuğa bal yeme dedim...

Eğer bir insana bir konu hakkında “Yap” veya “Yapma” deme cüretini kendimizde görüyorsak bizde o şeyi yapıp veya yapmayacağız. Karşınız da ki insan da ki “Acaba” yok edeceğiz. Buradan da anlatmayın demiyorum ama bu dediklerimi de göz ardı etmeyin diyorum…


Kişi dünyanın fani olduğunu idrak etse çalışmasının hızını ve yönünü ahiretine çevirir. Ve dünya sevgisini Allah sevgisine dönüştürür. Şimdi diyebilirsiniz “Nasıl yaşayacağız, eşimiz var, çocuğumuz var, nasıl bakacağız?” diye. Bu nokta da Fahri Kâinat Efendimize yönlendiriyorum sizler. Efendimiz (S.a.v.) diyor ki:

—Tüm düşüncesi ahiret olan kimsenin kalbini Allah zengin kılar, onu deler toplar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kiminin de bütün kaygısı dünya olursa, Allah onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir. (3)

Dünyaya kapılan hem ahiretini hem de dünyasını kaybeder. Diyebilirsiniz çok örnek görüyoruz, mal içinde yüzen ve inançsız veya inancı zayıf insanları, diye. Madden rahatlar ama manen huzursuz ve tatminsizlik içindedir o insanlar. Zevkin sadece yemek, içmek, cinsel ilişkiden ibaret olduğunu sanıp ona göre davranırlar. Gerçek güzellikleri göremezler. Mübarek bir zatın sözü ile konuya son noktayı koyalım…

—İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ne kadar zorlasa da gönlümüzü dünyadan çekip Rabbimize döndürmeliyiz. Bizden daha zor şartlar altında bunu yapabilen kullar vardır. Ayrıca sabır, şükür ve tevekkül asıl bu dünyayı güzelleştiren kutlu ziynetlerdir. (4)

Karanlık ortasında savaşan silahsız savaşçıyız. Elimizde ki tek silahımız gelecek belalara sabretmek ve şükretmek, gelen hayırlara da şükretmektir. Allah(c.c.) dışında bize ışık olacak başka bir şey yoktur…




1) Necip Fazıl Kısakürek
2) Bir şarkının başlangıcından alıntı
3) Tirmizi
4) Seyyid Mübarek Erol


25.03.2009

Yavuz TANRIVERDİ

24 Mart 2009 Salı

Güzel ve Çirkin





Güzel ve Çirkin

Yürü! Ya çirkin
Ne bakıyorsun yüzüne
Yüzünde ki olmaz ile
Yakıştırır mısın kendini güzele?


Ben çirkinim belki
Ama sevgi nedir bilirim
Nerden geldiğimi bilir
Kişiyi kalpten severim

Sevgiyi bilmek yetmez
Yaşamak gerekir
Sevginin mahsulünü aşkta
Görmek gerekir


Sus, aşk deme boşuna
Bu devirde aşk yaşayan mı var
Kalp temiz olmadı mı?
Gerisi neye yarar

Nefsiyiz ne yapalım
Sadece kalp yetmez bize
Maddeyi isteriz şehvetle
Manaya yüzümüzü dönsek bile


Ben sevgiyi bilirim
Bir aşkın kölesi olamasam da
Ben güzeli görürüm
Ben güzel olmasam da

Şikâyet etme boşuna
Elinden anca bu gelir
Köşede duran aynaya bak
Belki aklında bir şeyler belirir

Ayna yalancıdır
İnanma sen, seni yansıtana
Topraksın sende benim gibi
Kanma Allah’tan başkasına

Çirkin, konuşma artık
Ben güzelim, böylede kalacağım
Sen mutluluğu göremezken
Ben endamımla güller saçacağım


Güzel, tamam sustum artık
Ben çirkinim, böylede kalacağım
Sen mutluluk saçarken
Ben Rabbime el açacağım


23.03.2009

Yavuz TANRIVERDİ

16 Mart 2009 Pazartesi

İnşirahlarla Boğuşan Nefsim




Heyecanım sabırsızlığımı azdırdı... Mikroplar bünyemde ki takati kıllanırdı... Vücudumda ki kan akmadı canımı yaktı...

Kötü şeylere rağmen üzemedi bugün kimse beni... Gerçekler yaklaşınca huzuruma, gelenler içimi titretti, kendime geldim... Nankörlük hislerimi, Rabbimin sevmediği şeylerden eyledim ve geçmişe gönderdim... Harladım duygularımı çıkardım yedi uyuyan mabedinden... Yerlerine kâbuslarımı bıraktım, üstlerine de alışkanlıklarımı örttüm...

Yürüdüm adım adım, durdum sonra bakındım yangınlara...

İbrahim ateşi gibi sahte, Rabbin isteğine bağlı yangın... Aklına düşen ne o an; Ateş mi, Rab mi, İbrahim mi... Yoksa ateş içinde ki gül mü koklayınca açan, gerçeğe yanan ve Rabbi anlatan... Kalbim gibi o ateş ve gül... Necaset içinde tertemiz bir ışık... İçine girecek ve temiz çıkacak İbrahim bulamadık ama...

Yıprandı düşlerim, silindi ömrümün iradesi... O an Şeytan'a kastım oldu bütün bunları ona ithaf ettim... Dostlarım hekim görevi üstlendi ama ben ötenazi istedim... Doğum günüm geldi ben ölüm günümü seçtim... İçimden aktı iciratlar çağlayan edasıyla... Zorlandım benden giderken darbelerim ve bir köşeye uzandım, titredim... Geriye bakılacak bir ben, solmuş bir beden ve huzursuz bir nefis kaldı... Nefsi de İnşirah'a buladım attım zindanların en dip köşelerine...

Çabaladım devamlı, uykusuz kaldım ve yenildim çok kere... Hüsran ile dost oldum kimi zamanlar, can yakmadım ama canımı yaktım hissiz diyarlarda... Kolumda ki çizgiler eser bana şimdi yaptığım günahın defteri gibi... Dualarım, kirpiklerimden dökülenler, ecdadlar, ağaran saçlarım, Gavslarım ve can olan cananlarım çabalarımın karşılığını gösterdi bana... Şükür etmeyi, bilmeyi, öğrenmeyi ve sevmenin hazzını hissettirdi bana... Ağlamaya rağmen gülmeyi, hüsrana rağmen ayakta kalmayı ve ölmeye rağmen yaşamayı sevdirdi bana Rabbim...

Yaşım 26 ve yarı yola az kaldı belki... Şerrin hayrını yıllarca gördüm ve bildim... Elbet bir gün hayra kavuşacağım şerre bulaşmadan, nefsimin oyununa düşmeden yola çıkacağım kaçmadan... İmtihanlar karşısında susarken ecelin verdiği cevapları bir bir not etmenin sırrını şimdilerde çözüyorum... Kader çizgiyi çekerken alına, bana paramparça olan topraklar bıraktı belki... Elemlerimin kendime hediye ettiği Firavun'a baktım belki... Ama kendime yaptıklarımı hiç sevmedim... İki eli duaya kaldırırken Allah'ın emrini istedim, seçtim ve sevdim... Su gibi berrak ve aziz, nefes gibi serin ve hayat olan kendimi istedim...

Aksak ayaklarım tozu dumana katmış ilerlerken heyecanım hala sürüyor… Sabırsızlığım geçti belki, istediğime kavuşmanın sebebiyle… Heyecanım da hiç bitmesin isterim… Korkularımdan da, kötü şeylerden de, imtihanlardan da Rabbime sığınırım…

Nefsim mi?..

İnşirahla boğuşuyor hala zindanlarda, medet bekliyor cehennem zebanilerinden ben ise Yaradanıma sığınırım… 

13.03.2008

Huzur Arayan Adam




Eskilerden bir hikâye anlatılırdı...

Bir zamanlar bir adam varmış çirkin mi çirkin ve gaddar mı gaddar. Heybetinden gölgesi dahi korkup kaçar, saklanırmış. Acınası bir kalp ile yaşayan bu adamın acıması da yokmuş.

Bir gün sıkıcı hayatından sıkılıp hayatında hiç hissetmediği ve görmediği bir şey olan huzur'u aramaya yol almış. Elle tutulur mu, görülür mü, yenir mi bilmiyor, idrak edemiyormuş. Hiç sevmediği güneş eşliğinde, güneş yukarda adamımız yer ile iştigal eşliğinde yola koyulmuş…

Yolda hiç haz almamış güneşten, kendisine sıkıntı verdiği için. İdraki peşinde ki karanlığından daha acınası durumda olduğu için, pirinç tanesi büyüklüğünde taşları eline alıp güneşe atmaya çalışıyor bu adam. Alnından sarkan ter damlalarına yol açtığı için. Tercihini gölgeden yana kullansa da gölgesi arkasında kalıyor bir türlü önüne geçmiyor, geçemiyordu. Siyah olan içi daha da kararmaya yüz tutmuştu bembeyaz huzur yolunda.

Nefesi zorlamıştı onu, uzun zamandır böyle yorucu bir yolculuğa çıkmadığından. Ağaç altında uzandı kaderin getirdiği yorgunluk vardı üstünde ve merhametsizliğin götürdüğü sima yoktu acımasız hayalinde. Düşünceye daldı hazır bağdaş konumuna düşmüşken ve beynini boşluktan istifade, bir şeylere nazır etmişken. Düşündü, anlatamadığı ve anlayamadığı ve onu idare eden dengeyi. Bakıp, görmüyordu; yaşıyor, tat alamıyordu; kendini akrep sanıyordu ama kendi kendini yok edemiyordu. Uçurum eşiğinde fırtınaya tutulsa da bir türlü yardan aşağı düşmüyordu.

Hayatının rengini yalandan da olsa açmak için yürümeye devam etti, nefesi hırıldayıp dursa da. Güzergâhı mı şaşırdım deyip kendine sordu, durdu ve geri bakıp sordu yine kendine.

—Acaba! Yok yok, devam...

İstediğini ulaşmadan önce hayal etti ilk olarak. Hiç görmediği hiç bilmediği ve hiç hissetmediği bir şey'in hayalini hayal etmek! Çok garip ama imkânsız değil dedi içten içe. Anılarını ruhuna fısıldadı, film şeridi gibi geçti duvarlara sığdıramadığı kini. Bu karanlık çizgilerle nasıl hayal kuracaktı onu da bilemiyordu. Harabeler içinde koca bir saray oluşturması gerekti, aslında ona küçük bir oda da kâfiydi...

—Hatırla, dostum hatırla. Hatalarını hatırla, mağlubiyetlerini hatırla, kaçışlarını hatırla, yok ettiklerini hatırla...

Hatırlama çabası içersinde beyninde geri geri giderken ayakları ile adım adım ilerliyordu. Az bir yolunun kaldığını düşünüyordu ve daha sık hareket ettiriyordu bacaklarını. Bir su kenarına geldiğinde duraksadı, suyun berraklığından etkilendi. Suyun üstünde gezinen yaprakları seyretti, dibinde sallanan otları seyretti. Bekledi, çok bekledi. Acaba dedi tekrardan ve içini dinledi, uyanacak bir ışık ve tavır olacak mıydı diye. Lakin ses seda yoktu. Hırçın bir yolcu edasıyla bensizlik içinde ve sessizlik içinde yoluna devam etti. Karanlık geçmişini de gölgesinin heybesine işleyip hızlıca uzaklaştı berraklıktan, ışıktan. Son radde içinde ve vazgeçme hissiyatı altındayken “Son şans” verdi bu kendine…

“Huzur bu kadar zor bir şey mi ki ?” diye söylene söylene ve inançsızlığı altında tozlu yollarda ilerledi. İlerlerken çevresinde ki varlıkların kimyasına inermiş gibi çevresini irdeledi. Bir dilenci gibi yalvarıyordu, onu engelleyen kötülük huzmesine muhalefet ediyordu…

Ediyordu etmesine de ne çare. Karabasan onu bırakmıyordu. Kara kaplı kalbi bir türlü himmetlenmiyor, aydınlanmıyordu. Bu gereksiz hayatıyla savaşı, barışa çevirmek isterken yine savaşın içine düşüyordu. Vazgeç dedi kendine ve bu sefer yüzünü değil sırtını güneşe verip o harabesine geri yol aldı…

“Huzur” dedi o adam, bize haram. Sen, doğ ve yaşa ve de öl. Dert, kahır bizim, ateşi avuçladığımız bu eller bizim, pislikleri içini akıttığımız bu kalp bizim. Huzur senin neyine gerek, bitirme derdi kendini bitir. “Huzur” kulak ver bana, dinle beni ve terk et beni esir alan nefsimi.

Yavuz TANRIVERDİ

06.03.2009

4 Mart 2009 Çarşamba

Hayatın esareti ve göremediğimiz sonuç





Hayatın esareti ve göremediğimiz sonuç
Gözyaşı yanaklardan süzülür ve damlar ya yere... İnsan da içinde ki zifirden, zehirden, küfürden öyle sıyrılıp düşmek yani akmak ister. Dayanılmaz hal alır nefsin oyunları ve yapılan günahların acısı. Gözyaşın durmaz bir zamandan sonra, ne yapacağını da bilemezsin. Yalvarırsın, yakarsın ve yine ağlarsın. Hasan El Harakani (K.s.) hazretleri hırkası hatırına diyerekten araya aracı sokarsın bazen. Rabbimiz duyar bizi tabi ki. Ama öyle günahkâr dil ve öyle riyakâr kalp barındırırız ki vücudumuz da sesimiz, odamızın duvarlarını aşamaz günah çemberi yüzünden. Yaptıklarımıza nedamet getiririz, tövbe ederiz ve Allah dostu bulur ondan himmet isteriz. Hikmeti bol rabbim himmeti süzer, merhametini saçar. Bizde nasipleniriz çirkin halimizle. Rahman, tertemiz yapar çirkinliğimizi, güzelleştirir kalbimizde ki Yunusça sevgiyi.


Hasret duyarsın gönlünde, ufukları süzer ve yakarsın içini. Büyüklere danışır yolunu anlamlı ve sağlam kılarsın. İmam Rabbani (K.s.) "Büyüklere danışan büyük yol aşar" diye boşuna dememiştir. Yazılması zor bir mana âleminde dolaşmanın keyfine bürünmeli vücut. Cennet bahçelerinden muhabbet duymalı. Bahçede ki çiçeklerin nurundan nefes çekmeli. Huzur bulmalı, isyanı elinin tersiyle itmeli ve seçmeli Canan'ı. Kişi, başkasında kötü bir hal gördü mü ve o kişinin kötü yönüne bakıp kızıyorsa durup düşünmeli ve dönüp kendine bakmalı. Kendinde var ki başkasın da görüyorsun düşüncesini şekillendirmeli içinde. Ve ilk önce kendinden başlamalı yap-bozları düzeltmeye. Çok ince bir nokta ve değişik bir bakış açısı ama kalbin bu şekilde aydınlanmalı...


Bir gün bir adam İbrahim Bin Ethem'e (K.s.) gelir ve "Ben çok günah işliyorum ve bu günah işleme arzusu benden gitmiyor" demiş. İbrahim Ethem'den (K.s.) yol göstermesini istemiş. İbrahim Ethem (K.s.) de ona şunları yaparsan çözüm bulursun der ve saymaya başlamış...

1-Allahın verdiği rızık'ı isteme, reddet

—Adam: Bu nasıl olur, böyle bir şey yapamayız!

2-Allahın olmadığı bir mülkte günah işle

—Adam: Onun sahip olmadığı yer mi var ki!

3-Allahın olmadığı bir yerde günah işle

—Adam: Onun olmadığı yer mi var ki!

4-Azrail’den müsaade iste, ibadet için

—Adam: Kime müsade etmiş ki Azrail!

5-Öldüğünde Münker ve Nekir'in sorularına cevap verme

—Adam: Hayda, olur mu öyle şey!

6-Mahşer günü günahlarını at, sakla

—Adam: ...

Adam artık dayanamamış, pes etmiş. Rabbin olmadığı, sahip olmadığı yer mi var. Onun bizi gördüğünü ve bildiğini bildiğimiz halde nasıl günah işleyebiliriz. Adam, İbrahim Ethem'e (K.s.) fırsat vermeden kendi sorusunun cevabını kendi veriyor ve o kötü duygusundan vazgeçiyor. İnce bir nokta da burada gizli. Rabbin yarattığı kuldan, kulun büründüğü anne, baba, amir, eş, dosttan korkarız ve çekiniriz de bize her şeyi veren ve bizi gözeten ve de bizi herkesten daha fazla seven Yaratıcımıza ne saygı duyarız ne de korkarız. Korkarız diye deriz ama dilimiz ile ikrar edip kalbimizle tasdik etmeyiz. Ne gafletteyiz, ne riyakârlık içindeyiz. Nefsin oyuncağı, şeytanın uşağı olmamak için İbrahim Ethemin (K.s.) sorduğu 6 soruyu kendimize soralım, belki kendi sorumuzun cevabını kendimiz veririz...


Gaflet dedik ya gaflet. Ne melem şeydir o. Günahta senin dostun olduğu gibi sevaba da karışmak ister ve karışır da. Allah'ı anarken bile kalbin başka âlemlere dalar ve sendekileri de alıp götürür farkına varamazsın. Kalpte 79 çeşit gaflet vardır. Bunlar bildiğimiz tarzda kumar, zina, içki v.s. değildir. Daha da tehlikeleri olan kibir, şehvet, riya, gurur, kin, asabiyet, sabırsızlık, asilik, nefret v.s. dir. Bunun çözümü inşirah’tır kısaca. Ve bolca ibadettir. Kalbi gafletten temizlemek için ve kara lekeleri yok etmek için devamlı Rabbi zikretmeli, zikrin şükrünü de bilmeliyiz. Gavsi Sani Hazretlerinin (K.s.) sözü olan "Gaflet, bizle konuşurken bize sırtınızı dönmenizdir " bilincinden uzaklaşmamalı ve gaflete düşmemeli yani sırtımızı dönmemeliyiz. Allah'ı anarken dil ile kalp ile başka yerde olmamız gibi. Kalp zikretmeli Yaradanı. Kalpte tek Allah sevgisi yer almalı ve O ile doldurulmalı kalp. Ama öyle gaflet halinde ve öyle günah halindeyiz ki, Allah’ı anmak için oturduğumuzda bile bin bir türlü âleme dalıyoruz. Bunu aşmak için dua istiyoruz. Araya aracı koyuyoruz. Allah ı istiyoruz. Allah a ulaşmak için Allah dostu arıyor ve ona bağlanıyoruz. Hepsi Allah rızası için, hepsi Rabbimize iyi bir kul olmak için. Hani elektrik gelirken bir trafo ya geliyor ilk, sonra evlere 220 V olarak geliyor ya. İşte Allah dostu da trafo görevi yapıp hem bizim Rabbimize ulaşmada aracı bir kurum oluyor hem de gelecek belaların ve hayırların bize ulaşmasında orantılı bir rol oynuyor. Allah onlardan razı olsun...


Tövbe etmeliyiz isyankâr ve şükürsüz davranışlarımıza. Aslında sadece günahlara tövbe edilmez, edilmemeli de. Yapılan amellerden önce ve sonra da yapılır. Yaptığın amelin ihlâslı olduğunu nerden biliyorsun da güveniyorsun. Görevini layıkıyla yaptığını nerden biliyorsun. Ne böbürleniyorsun yaptığın amellere. O yüzden tövbe şarttır. Tövbenin her hali şarttır. Rabbimiz tövbe edenleri sever, bunu bilmek gerektir. İnsan bilmediği bir şeye yorum getiremez, tanımadığı bir şeyi ifade edemez. Ölümü seçemez, ölümü ölmeden bilemez. Ölüm, sonsuzluğun başlangıcıdır. Ama son raddeye kadar göremeyiz bu sonsuzluğu. Bir yakınımız ya da komşumuz öldü mü en fazla 1 ay hatırlıyoruz. Sonra HAYAT esir alıyor bizi ÖLÜM de salıyor. Beş paralık kumaş görüntüsünde ki hayattan medet umarız. Son nefeste tövbe gelir aklımıza lakin iş işten geçmiştir farkına varamayız.

Sevgisiz gönül meyvesiz bir ağaca benzer.
Allah rızasız yapılan işte nefsin girdabına düşer.

Hayata kapılıp sevgimizi kandırmacalara sunacağımıza, sunalım kalbimizin iyi kısmını ve esaret altına alalım kötü duyguları. Çok kişi olduğumuz bu âlemde bir izden bir yoldan bir yere gidelim. Gittiğimiz yerde de Allah’ı isteyelim ve sevelim ve de analım. Çünkü Rabbimiz “ Siz beni anın bende sizi anayım” demiştir. Ve bizi, bizden daha çok sevmiştir…


Yavuz TANRIVERDİ

04.03.2009

15 Şubat 2009 Pazar

Sevgililer gününüz kutlu olsun mu?




Sevgililer gününüz kutlu olsun...

Pardon, zina günü mü deseydim acaba?

Kırmızı gül ile kaybedilen namus kavramı,

Uçkurun bir dolmuş taksi ile dürtüldüğü bir gece...

Sözlerim biraz ağır ama doldum taştım ne yapayım.

Mahallemizin arka tarafında ki boş arazilerde ki bir sürü park etmiş arabaları görünce daralmamak elde değil.

Kızlı erkekli gruplar, araba içlerinde sevgililiklerini ırzlarını vererek kutluyorlar.

Çağdaş insanlara göre önemsiz bir konu ama biz geri kafalıyız napalım, yermeden duramıyoruz.

Sokak ortasında sarmaş dolaş, birbirlerinin içine girmiş gençler ve onları izleyen ergenlikte ki dingiller.

Aile, ahlak, inanç, kültür bir girdabın içine düşmüşler sosyalleşme ayağına.

Gençler "Ben özgürüm" nidasıyla haykırmış sistemin çarklarına

Çarklar kırılmış, sistem cortlamış

Ahlak sıfırlanmış.

Altı uyumakla meşgul, üstü de boğazda turda olan bedenleri gördükçe,

"Ulan ben miyim sorunlu yoksa sorun mu beni sorumlu gösteriyor"

Çözemedim, bilemedim ve bilemeyeceğimde.

Yaşasın Emniyet güçleri

Of of Balyoz ekibi de gelmiş.

Çarpık ilişki içinde olupta helak olan kavimler vardı

Nasıl haldeler ise o halde helak oldular ya

Bunlarda polislere öyle yakalandılar işte.

"Gülümseyin" , resminizi çektik.

Yarın Playboy olmasa da Bulvar gazetesinin ana sayfasına çıkarsınız.

Çok ağır sözler mi söyledim acaba?

Yok yok, ağırlığı kaldıramayan nokta nokta hatta bir nokta daha

Kısaca 3 nokta yan yana :)

İrticacı ya da şeriatçı olduğumu iddia edip, tepki de vereceksiniz.

O arabaları ve görüntüyü siz görüpte mideniz kaldıracaksa

Ben her tepkinize razıyım.

Ve neyse ile sonlandıralım sözleri...

Sevgililer gününüz kutlu olsun mu?

Dikkat !!!

Arabadan inerken uçkurunuzu bağlamayı unutmayın... :)

14 Şubat 2009

Yavuz TANRIVERDİ

14 Şubat 2009 Cumartesi

Başlı başına bir şaheserdir, insan...





İnsan !!!

Başlı başına şaheser bir yaratık. Ne başı belli ne sonu belli yaratılan bedenin. Dünyayı 3 tur dönecek kadar damar barındırırız bünyemizde, kâinatı anlatmaya yetecek kadar bilgi sığdırırız beynimize. Hepsi de bir derinin içinde, bir bedenin yönetiminde...

Bir güç var içimizde, ne akıl ne organlarımız idrak edebilir, belirtileri izler bizi sonuca götürse de. Tıkanıp kalırız belirsizliğin son raddesinde. İçimize hapsettiğimiz ruh çırpınsa da beni çıkarın diye ve kalbimiz sessizce haykırsa da Ya Rab diye, duymayız kalbin sesini ve kaale almayız ruhun esaretini.

Evrenin en büyük ve en etkileyici gücüne sahiptir insan. Bu ne silah, ne para, ne mevkidir...

Bu düşüncedir!

Sizi yöneten, sizi geliştiren ve sizi olmanızı istediğiniz konuma getiren zahiri olarak düşüncedir. Düşünce çok etkilidir ve gereklidir. Bazen kayboluruz düşünce vadilerinin içlerinde, derinlere dalarız, zevkimize uygun olan rüyada da kalırız. Ama bilmeyiz bizi şekillendirenin o düşünceler olduğunu. Tabi iyi bir kontrol ve dikkat ile ereriz bu düşüncenin kalıplarına. Gide gide Bağdat bulunduğu gibi düşüne düşüne de idrak olunur. Hindi gibi düşünmeyin yalnız, boş boş. Beyninizi yönetin ve başarının anahtarını ilk süliyetlerle belirleyin. Gözlerin kapalı olması ile uyanın ve olması gerekene yol alın. İnsan düşüncesi ile çoğu şeyi egale edebilir.

İnsanı bıraktım, hayvanlar bile düşünerek, görerek bir şeyler başarabilirler. Bu bizi oluşturan ve geliştiren genler ile alakalıdır. Genler, bukalemun gibi bir varlıktır. Şekilden şekile girer, o senin dışa vurumundur ama içindedir. İnsanın ve de diğer canlıların ahlaki yapısına, düşünce yapısına, davranışlarına göre şekil alır. Hayatımızın parçaları genler ile önümüze ışık olur, dümenimize yön verir. Buna rağmen milyonlarca genimiz boşta gezer, bürünecek süliet ararlar.

Bununla ilgili bilim adamları hayvanlar üzerinde şu deneyi yapmışlar;

Bir ülkede sadece beyaz ve siyah büyük baş hayvan var. Yeni doğanlarda hep bu şekilde doğuyor. Genetik ile uğraşan bilim adamları hayvanların su içtikleri yalağın yanına bir inek heykeli yapmışlar. Siyah ve beyazdan oluşan bu heykele, su içmeye gelen her hayvan dikkatlice bakmış ve incelemiş. Bir süre sonra yeni doğumlar olduğunda, yeni doğan hayvanların siyah-beyaz olarak doğdukları gözlenmiş.

Beyni olmadıkları ile adlandırılan hayvan mahlûkatı bile bunu bilmeden de idrak edebilmişse biz akıl ekseni etrafında yeşillenen insanoğlu da bir şeyleri kavrama da bir takım işler başarabiliriz belki...

Durgun suyu bulandırmaya da gerek yok derseniz, sözümü keserim ve bir batında söylerim dilimin ucundakileri. Ama anlayamazsınız ki!

Bende anlayamadım ve idrak edemedim çoğu şeyi çünkü...

İnsan !!!

Darwin gibi ne maymundan gelmiştir ne de leylekler gagalarında getirmiştir.

İnsan !!!

Başlı başına bir şaheserdir. Bunu idrak etmek pekte zor değildir...

Yavuz TANRIVERDİ

14.02.2009